Fethi Paşa
İkindisi
Aşırı yorgunlukla ona alabildiğine
direnme kuvveti veren bir yeğinliğin aynı zihinde, aynı anda bulunabilmesi ne
acayiptir! Yıllar önce bir kenara bıraktığı fizik terimlerini yardıma çağırdı:
-Füzyon reaksiyonu!
İyi de bunca yangın hangi iki
elementin başının altından çıkıyor? Fizik kültürünün elinden dahası gelmedi. Ya
da fizikten bu kadardı. Yorgunlukla da entropiyi bağdaştırarak yanlış geldiği
sokaktan geri dönüşü riske atmayı göze almadı. Fethi Paşa’ya yukarısından
erişebilmek bir miktar kafa, çokça taban kuvveti gerektirir. Önce yokuşu çık,
bakkalı görmeden dönme, filanca ilginç isimli derneğin tabelasına rastladıysan
devam et, korunun kapısından geçtin mi aşağı doğru kıvrılan yola revan ol. Arzın
yüzüne bir gamze misali koyulmuş Fethi Paşa.
Henüz terasa ulaşmışken göğsüne sirayet eden şu dinginlik... Onu gördüğünde kasvetin neşveye tahavvül edişi; kendi ile başka arasındaki diyalektiğin en nadide tezahürlerinden olsa gerek.
Ona nazır, onunla nazar etmenin
kadrine küfrandan özenle sakınarak, bir yandan, kendisiyle arasını açmak
pahasına düşünceleri ayıklama iştiyakıyla notlarından okumaya başladı. Ayıklayacaktı
ki ayık kalsın. Devam etti:
‘’...Bulmak için aramak lazım,
aramak için vakit; vakit çok, hem vakit yok. Zamanın göreceliliği bahsine temas
eden bir yanı yok değil bu paradoksun ama daha ziyade bilinçte süregiden
fırtınayla ilgili; fırtına, yani fortune. Polybios’un tukhe dediği. Ki Roma’yı
Roma yapan şeylerden biridir. Hiç kuşku duymam; yeni zamanlarda dünyaya
fırlatılmış biz yenilerin bu mefhum karşısında kapıldığı türden bir dehşet
duygusu Roma’ya asla uğramamıştır. Değil mi ki eskilerin dünyası, talihin
dünyasıdır ve dahi tanrıların. Aysız bir gecede seyretmek zorunda kalan
kervancıların Hekate’ye az biraz rüşvet vermek suretiyle gecenin şerrinden,
esasen bu şerrin ta kendisi olan o cadalozun karanlıklardan ansızın fırlayarak
‘’böö!’’ yapma ihtimalinden kendilerini emin saydıkları günler pek çoğumuz için
nostaljinin de ötesinde mahrem bir özlemdir. Yenilerin tanrılardan azat olmuş
imişliğine güler geçerim. Tapıncın yolları sözlerin sayısıncadır. (Fakat
hangisi hangisine racih?). Evvelde antropomorfikti, şimdilerde rasyomorfik,
astromorfik, filomorfik, dilomorfik…
Ve şehir. Bugüne kadar ihdas
edilmiş kaç tanrı insan soyunu ayartma konusunda onun kadar mahir olabilmiş,
hangisi onun vaatleriyle yarışabilmiştir? Vaatlerinin ne denli cazip olduğunu
anlamak için rahminde kıvrılıp kalmanın bedeli hakkında ne kadar az sorulduğunu
ayaküstü hesap etmek yeter. Kullarının taassubunu ölçmek içinse ondan yüz
çevirenler hakkında atıp tuttuklarına bakmalı. Hikâyeler, efsaneler, kutsal
yolculuklar onda başlayıp onda biter. Zerdüşt ondan ayrılmıştır, ona dönmek
için.’’
Dinlerken pek az değiştirdiği
duruşunu görmeden yapılacak bir ‘ciddiyet’ tanımlaması muhakkak eksik kalırdı.
Pek çoğunun en lüzumsuzlar sınıfına dâhil edeceği uğraş ve görüşlere zerk
edildiğinde bunları şâhî kılan simyevi bir form... O duruşu tekit eden bir girizgâh yaptı:
-Roma… Talih… Dehşet duygusu…
Yeni insan…
Bu tür zikirler onun âdetiydi ama
lalettayin gevelemek cinsinden asla değil. Kelimeleri çağırıyordu. Onları
karşılayacak, ağırlayacak, ünsiyet kuracaktı. Ses tonu hiçbir tarihçinin
beceremeyeceği bir şey yapmıştı Roma’ya. Ona letafet kazandırmıştı.
-Tanrılar, sahteliğe tapınmanın bir şekilde
devam etmesi; bunlara tamam. Yalnız iki mesele var.
Tütününün yanan ucundaki külleri
temizleyerek tespitine kaldığı yerden devam etti:
-Eski insan, hüff, yeni insan
şeklinde ayrım yapmak bana çok müsait görünmedi. Zaten bir taraftan tapınma
bakımından bir süreklilikten bahsediyorsun, müştereğiz. Bir de şehir var, o da
kadimden bu yana var-duran bir şey. Diğer konu, acep eskiler talih karşısında
dehşete düşmüyor muydu? Gerçi Romalı biraz başka yerde durur mu onu da
bilmiyorum ama Yunan’da tragedya hadisesi var. Tragedyayı hesaba katınca başka
bir netice çıkabilir.
Neydi bu? Tereddüt mü? İtiraz mı? Yoksa tereddütlü bir itiraz ya da itirazî bir tereddüt mü? Bizatihi tereddüde yol açan şu tavrı, Roma’ya bahşettiği letafetten muhatabının payına düşen bir parça da olabilirdi. ‘’Şurada bir hata olmuş, aslı şöyledir.’’ deyivermeyi hakarete denk tuttuğunu düşündürebilecek hasletleri şahsında toplamakla kalmayıp bunlara nerede ve ne şekilde başvuracağını pekiyi seçmek gibi bir meziyete de sahipti. Bilmekle bilmemek arasındaki mesafeyi kayda değer bulmadığından mıdır, lügatinde bilmenin manası başka türlü karşılandığından mıdır; böylesi bir adamın neye tastamam vakıf olduğunu, neyi şifahen edindiğini, hangi bahiste yalnızca mantık yürüttüğünü kestirebilmek çok zordu.
Bu zorluğa katlanmaktan
imtina ettiğinden değil; bir ölünün geride bıraktığı eşyalardaki kokusunun günden
güne yittiği gibi yitirmeye başladığı huşu, sekinet, dinginlik, ferahlık… Adına
ne yakışırsa artık, o şeyden bulduğu esintiye talim ettiği için bu adamın
akademik birikiminden sual etmeye pek hevesli değildi.
-Doğru, olabilir. Bir bakalım
ona.
Fırtına dinmedi, talih dönmedi. Böyleyken Fethi Paşa’daki dinginliğe kim izah getirecek? Şehrin rahminde kasıntı yapan bir yumru, dehre gerilmiş safi bir çarşaf… Fethi Paşa’ya ve ona rağmen döngü tabiatını icra ededuruyor. Gün sonu. Nihayet.
🌹
YanıtlaSilfırtına dinmedi. talih dönmedi. talih. talih. talih...
YanıtlaSil