Ana içeriğe atla

Muhafazakâr Feminizmi


 Bu yazıda Türkiye'de 2000'li yıllardan itibaren gelişmeye başlayan, günümüzde dikkate şayan bir etki alanına erişen, teşhisinde geç kalınmış bir gölge ideolojiyi, muhafazakâr feminizmini anlatacağım. Gölge ideoloji diyorum zira bu feminizm türünün bütünlüklü, derinlikli ve özgün bir ajandası yok; onun yerine başka ideolojilerin, amaçların, ajandaların gölgesi niteliğinde olup onlara hizmet etmekten başka işlevi bulunmamaktadır.

Muhafazakâr feminizmi, diğer feminizm türleriyle benzer şekilde, Batı’dan gelen neoliberalizm rüzgarından ciddi şekilde etkilenmiş, neoliberal değerler muhafazakâr feministleşmesinin temel dinamiklerini teşkil etmiştir. Bireycilik, birbirini besleyen başarıcılık ve kariyercilik, bu yolda benimsenen performansçılık ve rekabetçilik, insani ilişkiler ve evlilik de dahil olmak üzere yaşamın her alanına ve aşamasına maliyet ve fayda hesabıyla yaklaşan ‘homo economicus’ zihniyeti, girişimcilik ve görünürlük yoluyla kendini var etme anlayışı ve kaygısı; işte bütün bir 21.yüzyıl insanına az veya çok empoze edilen, pek çoğunca çarçabuk benimsenen, bir kısmını da zor yoluyla zincirleyen değerler. 

Kadını mobilize, insani ve kurumsal bağları cılız ve esnek, hızlı ve belirsizliklerle dolu bir yaşama sürükleyen bu değerlerle daha oturaklı, uzun vadeli bağlar ve özveri gerektiren, dengeli ve aheste bir yaşam teklif eden klasik anlamdaki Müslüman yaşantısı arasında derin çelişkiler meydana gelmesi kaçınılmazdı. Bu çelişkiler zamanla geleneksel aile ve topluluk bağlarında çatlaklar, bu bağlara içkin olan ilişki biçimlerinde yıpranmalar, bu ilişkiye konu olan kişi ve gruplarla da çatışmalar ortaya çıkaracaktır. Muhafazakâr feminizmini tanımlayıcı bir başka hususiyet olan talepkârlık, hem söz konusu süreçleri izah edebilmek hem de bu gölge ideolojiyi derinlemesine kavrayabilmek adına oldukça önemlidir. 

Başta ifade ettiğimiz gibi, muhafazakâr feminizmi esaslı bir ajandası olan bir fikriyat değildir. Peki nedir esas hüviyeti? O, temelde bir talepkârlık psikokültürüdür. Bütün muğlaklaştırma stratejilerine rağmen kendini ele veren en keskin talebi, geleneksel ilişki biçimlerinin kadına yüklediği sorumluluklardan arınmak, aynı ilişki biçimlerinin kadına sağladığı avantajları muhafaza etmektir. Geleneksel ilişki biçimlerinde kadının, tıpkı erkekte olduğu gibi oldukça açık olan rolleri, görev ve sorumlulukları neoliberal değerleri benimseyen veya bunlar çeşitli yollarla kendisine empoze edilen muhafazakâr kadın için artık bir yük haline gelmektedir. Dışarıda kendisine görünürlük, hareket-heyecan, başarı ve statüler vaat eden, bunun da ötesinde kendisini var olmanın yegâne alanı olarak dayatan neoliberal dünya karşısında “durağan”, “tekdüze”, “aynîliklerle dolu”, “kapalı”, “yatay” hatta modern şehir morfolojisini ve ekolojik imkanlarını göz önünde bulundurduğumuzda dar ve basık bir klasik dünya manzarası yer alır. Aynı manzarada din ve örf kaynaklı ilişkiler ağının saygı, sadakat, tabiiyet, özveri ve diğergamlık, bazen de mütekabiliyet gerektiren hiyerarşik ve uzun vadeli doğası muhafazakâr kadına neoliberal dünyanın vaadettiği büyüleyici imkanları sunmak bir yana, onların önünde en büyük engeli teşkil eder.

Ne var ki neoliberal dünya yalnızlık, yalıtılmışlık, güvensizlik, belirsizlik, psikolojik yorgunluk ve tükenmişlik, kişiliğin ve haysiyetin yitimiyle narsistik hezeyanlar arasında patolojik gelgitler, süreksizlik ve maddi-manevi kopuş ve çöküş tuzaklarıyla doluyken klasik dünyada birliktelik ve beraberlik, belirsizliğin asgari düzeye indiği bir süreklilik seyri, bunların mevcudiyetine bağlı olarak kişilik ve kimlik sorunlarının sık yaşanmadığı, kadının maddi sorunlarla ve dış dünyanın türlü badireleriyle boğuşmak zorunda olmadığı, onun yerine erkeğin bunlarla iştigal ettiği bir hayat tecrübesi karşımıza çıkar. İşte muhafazakâr feminist bir yandan ilk dünyanın vaatlerine yönelirken diğer yandan onun tuzaklarından korunma arzusuyla ikinci dünyanın imkanlarını talep eder. Ancak ikinci dünyanın imkanlarına ne zaman uzansa önünde bu dünyanın sorumluluklarını ve rollerini de bulur. Tam da bu noktada, erkeklere ve erkekliğe saldırıyla karakterize olan feminist aktivizminin muhafazakâr feminizmine özgü biçimi ortaya çıkıp şekillenmeye başlar. Sorunlu teviller, karartmalar, yadsımalar, müphemleştirme ve çarpıtmalar içeren devasa bir manipülasyon yığınından müteşekkil bir söylem dizisi oluşturulacaktır. 

Muhafazakârlar kapitalizm ve modern devletle yüzleşmek şöyle dursun, bu iki yapıyı verili kabul edip zemine alarak çizdikleri siyaset, cemiyet ve iktisat rotasında İslam’ın nasslarına toslamamak için örtük bir tarihselci tavır benimsemişlerdi. Onların açtığı alanda hareket eden muhafazakâr feministlerin de bu yönteme başvurduğunu gözlemliyoruz. Aynı şekilde seçmeci din anlayışlarını yansıtan bir tarzla, bir yandan nasslarda erkeğin görev ve sorumluluklarını vurgulayan kısımları özenle öne çıkarırken diğer yandan “İslam’a göre kadın çocuğuna bakmak, evi temizlemek, yemek yapmak zorunda değildir.” gibi indirgemeci ve çarpıtılmış söylemleri dikkate şayan bir mesai sarfıyla yaygınlaştırmaya çalıştıklarına şahit oluyoruz. Yine bu kabilden olmak üzere, Hz.Hatice’nin büyük bir tüccar, Hz.Aişe’ninse önde gelen bir alime olduğu yönünde bağlamından koparılmış bilgilerle kurulmuş, örtülü tarihselcilik tavırlarıyla çelişen söylemleri günümüz seküler bağlamına oturtma çabalarına tesadüf ediyoruz. Bu tür söylemlerle, kurmak istedikleri burjuva ilişkilerini ve akademik bürokraside elde etmek istedikleri statüleri Rasulullah’ın hanımlarına atıfla meşrulaştırmak istedikleri bizce gayet aşikar. 

Dinin üzerindeki bu operasyonun iki nedeni var. Öncelikle inandıkları dinin hükümleriyle, ruhuyla açıkça çeliştikleri bir vaziyet içerisinde kalmak istemiyorlar ki bu anlaşılır hatta zorunlu bir kaçınmadır. İkinci olarak, muhafazakâr habitusu kendileri için yaşanılabilir hale getirmek için muhafazakâr erkekler özelinde hususi bir benimsetme süreci takip etme gerekliliği duyarlar ki elbette bunun en stratejik yolu, kendilerine yönelebilecek en keskin ve ilzam edici eleştirilerin mercii olan dinin otoritesine bizzat başvurmaktır. İkinci neden en az birinci kadar önemlidir zira klasik dünyanın imkanlarını talep edecekleri kitle muhafazakâr erkeklerdir. Dolayısıyla onların muhafazakâr feminist söylemlere ikna olması elzemdir. 

Feministleşen muhafazakâr kadının erkeğe nispetli bu konumlanışı, erkeği kendi bilincinde yabancılayıp dışarılayarak farklı biçimde kuşatmak suretiyle kategorileştirme ve bu süreçle de ilgili olarak kendisini ona karşı savunma veya koruma refleksi üretmesi neticelerini doğurur. Bir yandan kendi konumunun muhkemliğini denetlemek, diğer yandan o konumdaki meşruiyetini test etmek ihtiyacını duyar zira muhafazakâr feminist bilincin hibrit yapısı kendinde ikirciklidir ve tutarlılık sorunu yaşar. Erkekle kurduğu ilişkisi dolayısıyla tersten bağımlı, hatta düşmanca bağımlı diyebileceğimiz bu bilinç, kendi kendine ürettiği söz konusu problemleri yine erkeğe hücum ederek çözmeye, hibrit yapının ortaya çıkardığı bilişsel kategorilerin sağlamasını erkeğe çarparak yapmaya çalışır. Narsistik bireyciliğin etkisi altındaki kimlik ve kişiliği; çelişkilerle, tutarsızlıklarla, aşırılıklarla örülü olduğu gibi bunlar tarafından dayanıksızlaştırılan duygu ve düşünce dünyası kaygı ve öfke ürettikçe bağımlı bilincinde erkeği suçlama ve aşağılama eğilimi artar. 

Bilincinin üzerine bindirdiği bu kadar yüke, ruhuna çektirdiği bu acılara rağmen muhafazakâr feminist neden dönülmez bir yola girmişçesine bu doğrultuda ısrarcıdır? Çünkü ona vaat edilenler arasında öyle bir şey vardır ki onu vaat eden diğer tek mercii Tanrı’dır. O şey, özneliktir. Ne var ki kadın bilincine feminizmle nüfuz eden bireyciliğin insana vaat ettiği öznelik, kendi kendini tanrı ilan etmeye sevk eden, sahte tanrılar üreten yalancı bir özneliktir. Bu yalancı öznelik üzerine daha ayrıntılı düşünmek isteyenler aşağıdaki linkten “Narsistik Bireycilik Üzerine Notlar” başlıklı yazımızı okuyabilirler: https://megalopsuhos.blogspot.com/2025/06/narsistik-bireycilik-uzerine-notlar.html. Bu vaade itibar eden muhafazakâr feminist, mevzubahis öznelik türüne sahip olma yolunda ihtiyaç duyulan bencillik, ben-merkezcilik, menfaat odaklı ilişki biçimleri, duygusal ve zihinsel kendi başınalık, kendi dışındaki her varlığı nesneye-araca indirgeme gibi nitelik ve durumları benimsemeye başlar. Diğer neoliberal değerlerle birlikte bütün bu nitelik ve durumlar, insaniyetin ve daha özelde kadınlığın doğal unsurlarıyla çelişip sürtüştükçe ortaya çıkan manevi yıpranmalara, zedelenmelere karşı ise “güçlü kadın imajı”na tutunurlar. Bu imaj ise onların narsisizmini, saldırganlıklarını pekiştirmekten, duygusal katılaşma çabalarının uzun vadede onları erkeksileştirmesinden, dolayısıyla iç ve dış çatışmaları artırmaktan daha belirgin bir netice vermemektedir. 

İç dünyası ve erkeğe bakışı bu minvalde olan muhafazakâr feminist için evlilik daha baştan başarısızlığa uğramış bir projedir. Nitekim özellikle son yıllarda bu tür kadınların evliliklerinin ilk günlerinden itibaren, hatta henüz evlilik öncesi aşamalarda ciddi sorunlar yaşadıkları; nişan atma ve boşanma oranlarının giderek arttığı gözlemlenmektedir. (Henüz) olumsuz neticelenmeyen bazı vakalarda da münasebetin erkeğin gayretleriyle; evliliğin maddi ve manevi yükünü tek başına taşımaya çalışmasıyla ya da evlilikten saadet ve huzur gibi beklentilerini önemli ölçüde veya tamamen bir kenara bırakmasıyla, pasif ve uyumcu bir tavır takınmasıyla devam ettiği görülmektedir. Bu manzaranın oluşması, muhafazakâr feministin erkeğe ve evliliğe dair geliştirdiği ikircikli, tutarsız ve kaotik algıdan kaynaklanır. Bir yandan pederşâhî aile sisteminin ona sunduğu imkanları kullanmak, diğer yandan aynı sistemin yüklediği görev ve sorumluluklardan kaçmak ister. Çünkü bu sistemin getirdiği görev ve sorumluluklar neoliberal özne olma hedefine nispetle yüktür, dezavantajdır. Ev ise bu öznenin inkişaf etmesine katkı sağlayamayacak bir yoksunluk alanıdır. Mahremiyet onun için mahrumiyet haline gelir zira göründüğü ve gösterebildiği sürece var olabildiği, var kalabildiği inancı bir defa onda yer etmiştir. 

İki Aşama, İki Kırılma Noktası 

Muhafazakâr feminizminin mahiyetini özet olarak anlatmaya gayret ettim. Son olarak, bu gölge ideolojinin gelişme ve yaygınlaşma hikayesindeki iki büyük aşamaya, iki kırılma noktasına kısaca değineceim. 


İlk Aşama: AKP’nin operasyonu 

İlk aşamayı AKP’nin iktidara geldikten sonra yürüttüğü “başörtüsü davası”, kadınların okullaşması ve istihdam seferberberliği teşkil eder. Bu üçü de temelde burjuva demokratik devrimi çerçevesinde ele alınması gereken, İslamlaşmaya değil kapitalistleşmeye hizmet eden hamlelerdir. Sözgelimi başörtüsü davası, nüfusun önemli bir kısmını teşkil eden başörtülü kadınların işgücüne dahil edilmesi önündeki yasal engellerin kaldırılmasını hedefleyen bir talepti. Bu talebin yerine getirilmesi için gereken taban baskısı belli başlı propaganda ve ajitasyon yöntemleri kullanılmak suretiyle dini hassasiyetlere dokunularak, 28 Şubat’ın baskı ve zulümleri kürsü retoriklerinde araçsallaştırılarak oluşturuldu. Aynı taban baskısı, Türkiye’nin esaslı biçimde kapitalistleşmesinin önündeki büyük engellerden biri olan Kemalist oligarşinin tasfiye sürecinde de kullanıldı. 

Burada derhal bir konuyu açıklığa kavuşturmak gerekir: Başörtüsü yasağının olumlu, yasağın kaldırılmasının ise büsbütün olumsuz olduğunu ima etmiyoruz. Amacımız, yasağın kaldırılmasının olumlu sonuçlar vermesi ile bu reformun totalde Müslümanların sınıfsal menfaati için gerçekleştirilmediği gerçeğinin ayrı ayrı değerlendirilmesi ve sınıfsal menfaatin nerede olduğu sorusunun tekrar sorulması gerekliliğini gün yüzüne çıkarmaktır.

 Okullaşma konusunda ise kadınların okullaşmasının kapitalistleşmeye hizmet ediyor oluşu gerçeğiyle kadınların ilim öğrenmesinin lüzumu arasında bir açıklık olduğunu vurgulamamız gerekir. Zira modern zorunlu eğitimin verildiği okullarda esas ve öncelikli amaç ilim tahsili değil, piyasanın ihtiyaç duyduğu kalifiye işgücü ve sistemin devamlılığını temin edecek sadık zihinler üretmektir. 

Operasyonu yürüten AKP’nin temel motivasyonlarından birisi elbette AB uyum süreciydi. Bu süreç dahilinde, AKP iktidara gelmeden hemen önce, 2001 yılı sonunda yapılan Medeni Kanun değişikliğiyle erkek kanunen artık aile reisi sayılmayacak, evlilik artık eşitlerin ortaklığı niteliğinde olacaktır. AKP iktidarı süresince yapılan hukuki ayarlamalarda ise klasik anlamda kadını kuşatan velâyet ve mahremiyet gibi unsurlar ortadan kaldırılmış, feminizm esinli kadın STK’ları teşvik edilmiş (KADEM gibi), toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadına yönelik şiddet söylemleri sistemli ve yoğun biçimde propaganda edilmiştir. Bu iki söylemin, kadının aile bağlarından soyutlanmasında fevkalade işlevsel kılındığı herkesçe malum olan, yıllardır gözler önünde yaşanan bir gerçektir. AKP’nin iktidarı boyunca sürdürdüğü bu faaliyetlerin, muhafazakâr kadınlar arasında neoliberal değerlerin bu denli hızlı ve kolayca benimsenmesinin temel nedeni olduğunu söylemek abartılı olmaz, zira Müslümanlar bunca fesada ancak kendilerinden görünen bir güç tarafından razı edilebilirdi. Nitekim aynı operasyon örneğin CHP tarafından yapılsaydı büyük bir direnç ve muhalefetle karşılaşırdı. 


İkinci Aşama: Sosyal Medyanın Yaygınlaşması

 2010'lu yıllarda sosyal medyanın iyiden iyiye yaygınlaşması bu feminizm türünün gelişmesinde ikinci kırılma noktasını teşkil eder. Genel olarak neoliberalleşme akımının ana mecrası haline gelen sosyal medya, özelde muhafazakâr kadınların neoliberal değerleri iyiden iyiye benimsediği bir kontaminasyon ortamı, muhafazakâr feminizminin salgın gibi yayıldığı bir rezervuar işlevi gördü. Feministleşen muhafazakârlar yine bu ortamda varlık göstererek vektör gibi davranmaya, muhafazakârlığa özgü feminist söylemleri beğenmeye, paylaşmaya ve yeniden üretmeye başladılar. Sosyal medyanın küresel etkileşim imkanları yurt dışındaki, özellikle Batı’daki feminist propagandanın, neoliberal değerlerin ve tüketimci-gösterişçi-ifşacı yaşam tarzının hızlıca Türkiye’ye sızmasına olanak tanıdı. Öyle ki Amerika’da üretilen İngilizce bir “short”un veya bir “reels” videosunun saatler içerinde altyazılı halinin veya Türkçe taklidinin dolaşıma girdiğine sıkça rastlayabilirsiniz. 

Ortamın bu niteliğinin büyük ölçüde farkında olmayan muhafazakâr erkek içinse sosyal medya ağları bir manipülasyon kuyusuna dönmüş, sosyal medyada görece fazla vakit geçiren birçok genç muhafazakâr erkekte bu manipülasyonun etkileri gözlemlenir olmuştur. Öyle ki “prenses erkek”, “erkek kalmadı”, “istekleri bitmeyen erkek”, “incel” gibi, feminizm türlerinin sosyal medya etkisiyle ortaklaşan vülger jargonunu dahi tekrarlayabilen genç erkeklere rastlıyoruz. Neoliberalleşmenin en etkili olduğu platform kuşkusuz Instagram’dır. Değeri, değerli olmayı görünürlükle eşleyen, imajı gerçekliğe üstün tutan bir anlayışa dayalı olan bu platform, gösterişi tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar yaygınlaştırıp normalleştirmiştir. “Göründüğün kadar varsın, gösterebildiğin kadar değerlidir.” telkiniyle üyelerini, yaşamlarını bir gösteriye dönüştürmeye teşvik etmektedir. Gösteri içinse gösterecek yeni şeyler ve olaylar gerekir; yeni eşyalar, yeni yerler, yeni statüler hatta yeni kişiler. Dolayısıyla performansçılık, rekabetçilik, kariyercilik, başarıcılık gibi neoliberal değerler bu platform vasıtasıyla giderek merkezileşir, kökleşir. 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İbn Haldun Üniversitesinde Kemalizm Hortlağı

  Geçtiğimiz 29 Ekim’de (2025) İbn Haldun Üniversitesi ana kampüsteki erkek öğrenci yurdunun pencerelerinden birine kalpaklı Mustafa Kemal resmi asıldığı görüldü. Bu münasebetsizlik haliyle bazı öğrencilerde rahatsızlığa yol açtı. Rahatsızlığın nedeni genel itibariyle bu eylemin geleneksel düşmanlıkları geri çağıran bir nitelikte olmasıydı. Ancak bu tür çağrı ve çağrışımlara derhal kapılmayıp meselenin arka yüzüne eğilmeyi daha sıhhatli buluyorum. Böylece Müslümanların kuvvet ve kabiliyetlerinin kör dövüşlerinde ve gölge bokslarında israf edilmesine mani olunabilir.  Milliyetçiliğin İki Hâli  Halihazırda Türkiye’de iki tür milliyetçilik var; 1) Merkezde, Bonapartizmin güdümündeki şovenist küçük burjuva milliyetçiliği  2) Çevrede, Kemalizmin hayaleti olarak hortlayan tepki milliyetçiliği. Cumhuriyet Türkiyesi’nde milliyetçilik/nasyonalizm, Kemalist kadronun iktidarı ele almasından itibaren uzun bir süre merkezin ideolojisi olarak kaldı. Millet-egemenlik-devlet kav...

Mektuplar 4

Bu mektupta evlilik hakkındaki güncel üç soruya cevap vermeye gayret edeceğim: 1- Evliliği bekleyen tehlikeler ve tehditler nelerdir? 2- Evlilik yolunda bir erkeğin odaklanması gereken temel kriterler nelerdir? 3- Kimle evlenilmez? Karamsarlıkla gerçekçilik arasında ince bir çizgi vardır. O çizgiyi ihlal etmeyi göze almak pahasına evliliğin ve ailenin karşı karşıya olduğu tehlikeleri yapısal düzeyde sıralayacağım: Modern eğitim, hukuk, ekonomi, toplumsal yapı, ana akım ve sosyal medya, modern şehir yaşamı ve tabi bütün bunlarla sarmaş dolaş bir ilişki içerisinde olan neoliberalizm.  Modern Eğitim Modern eğitimin iki temel işlevi vardır:  1- sekülerleştirici modern devlet ve toplum ideolojisini nesle aşılamak 2- kamu ve özel sektör alanlarında istihdama elverişli eleman yetiştirmek Dolayısıyla modern eğitimin tornasından geçmiş insanların duygu ve düşünce dünyasına güçlü bir sekülerleşme tohumu ekilmiş, zihinlerinde istihdam ve kariyer odağı geliştirilmiştir. Sekülerl...