Bir kelimenin anlamını
tespit etmenin en iyi yolu, onun farklı bağlamlardaki kullanım biçimlerini karşılaştırarak
bunların ortak noktalarını bulmaktır. Bu yöntemi kullanarak iyi ve kötü sözcüklerinin
hangi anlamları imlediğine bir bakalım:
Cansız varlıklar açısından düşünüldüğünde
iyi ve kötü, nesnelerin özde içerdikleri şeyler değil, insanların belli
amaçlara ulaşmak üzere nesneleri araç kılmalarının ardından bahis konusu olan
niteliklerdir. Sözgelimi iyi bir bıçak, kesebilendir; iyi bir şemsiye yağmurdan
koruyan ve bu işlevi uzun süre görebilen; iyi bir silah, menzili uzun ve isabet
oranı yüksek olandır. Kötü olma durumu ise nesnelerin, onlara yüklenilen
amaçlara ulaştırma konusundaki yetersizliklerini ifade eder. Kötü bir çizme, ayakları gerektiği gibi koruyamaz; kötü bir baltayla odun kırmak epey zahmet
verecektir. Kötü bir yastık ise rahat bir uyku çekmeye elverişli değildir. Benzer
şekilde, koşulları nitelerken de aynı kıstas geçerlidir. İçinde bulunduğumuz
durumu iyi ve kötü olmak bakımından nitelerken açık ya da örtük biçimde
amaçlara atıf yaparız. Sözgelimi herhangi bir günde havanın iyi ya da kötü
oluşunu amaçlarımıza göre tespit ederiz; soğuk ve karlı bir gün piknik yapmak
için kötü, kayak mevsimini bekleyenler içinse iyi bir gündür.
Canlılar söz konusu olduğunda da
insanoğlunun ölçütü yine kendilerine sağlayabildikleri faydadır. Süt ve et verimi
yüksek olan ineğin iyi; hızlı koşamayan, çelimsiz ya da huysuz bir atın kötü
olduğu söylenir. İnsani faaliyetlerde ise, belirli bir faaliyet alanı için
kabul edilen başarı kriterlerini karşılayan davranışlar iyi,
karşılayamayanlarsa kötü olarak nitelenir. İyi yüzmek, iyi yemek yapmak, iyi elbise dikmek ya da kötü araba sürmek, kötü duvar örmek gibi… Elbette iyi ve kötünün
bu tür kullanımlarında ahlaki bir muhteva söz konusu değildir.
Gelgelelim ahlak bağlamında
karşımıza çıkan iyi ve kötü kavramları da içerik bakımından, yani amaçlara
uygunluk derecesinin ifadesi olma noktasında yukarıdaki kullanımlardan pek
farklı değildir. Bu örtük gerçeği ortaya koymak için ahlaki bağlamı olan, değer yüklenen insan
davranışlarını amaçlarına göre üç temel formda ele alabiliriz:
1- Bireysel yaşamı korumaya ve sürdürmeye yönelik davranışlar
Açıklayıcı olacağına inandığımız için örnekler üzerinden gitmeye devam ediyoruz. Savaş sırasında düşmanıyla mücadele eden bir adam, savaşın nihai amacını konu dışı tutacak olursak, eğer kendini koruyup düşmanı savuşturmada başarılı olduysa onun iyi bir davranışta bulunduğu düşünülür. Bir iş adamına, iş adamı olmak bağlamında atfedilen iyilik, alım satım faaliyetindeki yeteneğiyle ve bu şekilde alanında sağladığı avantajla ölçülür. İflas eden arkadaşına üst üste borç veren birinin övgüye layık bir iş yaptığı varsayılır ancak bu davranışı kendisini iflasa sürüklerse adamımız bu defa kendi mahvına yol açan bu davranışından dolayı ayıplanacaktır. Kasıtlı olarak uzun süre aç kalmak suretiyle kendisini zayıf düşürmek, manasızca hayatını tehlikeye atmak ya da intihar etmek de ayıplanacak türden, yani kötü birer davranış olarak görülür.
2- Nesli devam ettirmeye yönelik davranışlar
Ebeveynlerin çocuk yetiştirirken
sergilediği davranışların bütünü bu kapsama girer. Neslin devamına hizmet eden
bakım, besleme, giydirme, güvenliği temin etme, çocukları dış koşullara uyum
sağlayarak uzun bir hayat sürebilecek donanımda yetiştirme ve onların ruh
sağlığını koruma gibi davranışlar bu anlamda iyi davranışlar olarak değerlendirilir;
tersi yönde davranışlar ise kötü addedilir.
3- Hemcinslerinin yaşam koşullarını iyileştirmeye yönelik davranışlar
Yaşamını ancak sosyal ilişkiler ağı içerisinde sürdürebileceğini kavrayan insan soyu, bu ilişkilerin korunmasına ve güçlenmesine hizmet eden davranışlara ahlaki anlamda olumlu nitelik atfetmişlerdir. Tersi yöndekiler ise sosyal ağa verdiği zarar ölçüsünde, daha doğru bir ifadeyle herhangi bir topluluğun zarar algısında karşılık geldiği düzey nispetinde tepkiyle karşılanır, cezaya müstehak görülür.
Özetle, yukarıda zikredilen üç amacın gerçekleştirilmesine hizmet eden davranışlar iyi, bunlara bir şekilde mani olabilecek davranışlar kötü olarak bilinir.
Bu formlar öncelik bakımından içeriden dışarıya, kişinin kendisinden ötekilere doğru açılan bir sıradüzene sahiptir. Kişi kendi yaşamını korumaya aldıktan sonra artık türün devamlılığına odaklanabilir. Ardından bu iki amacı daha olumlu şartlarda gerçekleştirebilmek için toplumsal alanın korunup sürdürülmesi yönünde çaba gösterir.
Bu üç formda iyi olarak nitelenen davranışlar, kötü olarak imlenenlere kıyasla evrimsel açıdan daha gelişmiştir. Herhangi bir gelişmişlik seviyesinde iyi addedilen davranışlar, temelde kendini koruma ve bireysel yaşamın sürdürülmesi amacının tezahürleridir. Bununla birlikte her üç amacın da hesaba katıldığı bir değerlendirmede uygunluk vasfını koruyabilen davranışların en iyi oldukları düşünülür.
Gelgelelim, ahlaka dair bütün bu hükümlerin altında temel ve aslında güdüsel olduğunu düşünebileceğimiz bir varsayım yatmaktadır: Yaşam iyi, ölüm kötüdür. Peki, sahiden böyle midir bu? Herhangi bir etik tartışmasına girişmeden önce bu varsayım hakkında konuşmak, yapmakta olduğumuz soruşturmada sağlıklı sonuçlara ulaşabilmek adına son derece önemlidir.
Pek çoğumuzun sormaktan ya da cevabını duymaktan çekineceği bir soruyla başlayalım:
Yaşam, yaşanmaya değer midir? Bu soruya cevap verenleri iki grupta
toplayabiliriz; kötümserler ve iyimserler. Kötümserlere göre yaşamı sürdürmek
bir hatadır ve buna yönelik bütün çabalar kötü davranış sınıfında
değerlendirilmelidir. Zira her türlü yaşam örneğinde müşahede edeceğimiz bir
gerçek varsa o da acıların hazlardan çok daha fazla olduğu, hüsranın umuda galebe
çaldığıdır. Yolculuğun sonunda canlıyı karşılayacak ölüm de büyük ihtimalle acı
ve dehşet yüklüdür. İyimserlere göre ise yaşamdaki iyilikler, kötülükleri aşar;
doğadaki denge canlı varlıkların lehinedir ve gelecekte bu denge canlıların yararına
bir seyirde değişmeye devam edebilir.
Her iki
görüş de yaşamın yaşanmaya değer olup olmadığına ilişkin külli cevaplara sahiptir
ve bunlara temel teşkil eden ortak varsayım şudur: Bu sorunun cevabı, yaşam
tecrübesinin bizde uyandırabileceği hislerin hangi yönde ağır bastığına bakılarak
verilir. Birey, aile ve toplum bazında acıların ya da hazların baskın çıktığına
dair verilen hüküm, soruya verilecek cevabı belirler. Diğer yandan bir davranışın
iyi ya da kötü oluşunun tespiti, onun bir bütün olarak yaşama etkisine bakılmak
suretiyle yapılır. Eğer yaşamdaki ıstıraplar hazları aşıyorsa yaşam, yaşanmaya
değer değildir; yok eğer tersi söz konusuysa yaşam, yaşanmaya değerdir.
Herhangi
bir ahiret düşüncesi devreye girdiğinde de bu durum değişmez. Bir akide, bir
öğreti dâhilinde karşımıza çıkan, yaşamın sürdürülmesi gerektiği önermesi, bu
hayatta çekilen ıstırapların öte tarafta mutlulukla telafi edileceği inancından
asla ayrı düşünülmez. Sözgelimi, bütün zorluklara ve sıkıntılara göğüs gererek
bu hayatta ne kadar erdemli, faziletli olursak olalım öte tarafta bir karşılık
bulamayacağımızı, buna rağmen kendisine inanmamız gerektiğini söyleyen
bir misyonere hiçbirimiz meyletmez; böylesi bir inanca sahip olmayı asla anlaşılır
bulmayız. Bu yüzdendir ki iyiliğin ve kötülüğün anlamlarını üçüncü bir açıklama
olarak kendisinde bulabileceğimiz yegane zeminden, yarattığı canlıların çektiği acıları
seyretmekten zevk alan bir tanrı tasvirinden çoğunlukla kaçınırız.
Neticede anlaşılıyor ki iyi ve kötü kavramları doğrudan yahut dolaylı
şekilde ama mutlaka haz ve acıyla alakalıdır. Herhangi bir ahlaki öğretiyi dikkatlice incelediğimizde bu iki temel unsur karşımıza çıkacaktır.
Yorumlar
Yorum Gönder