Bir rejimin ve onun bünyesindeki cemiyetin bozuluşunu tasvir ederken Platon, cemiyete mensup olanların bu süreçte birbirlerini ahlaken nasıl etkilediklerine değinir; anne çocuğunu, komşu komşuyu adeta teşvik eder yozlaşmaya.
Marx ve Engels’in, devletin kurucu ilkesi olarak öne sürdüğü sınıflar arası çatışma olgusu Platon’a göre yönetim şekli bir tür oligarşiye dönüşen devletin yozlaşmasıyla, bünyesinde yaşayan cemiyetin erdemleri ve bilgeliği ihmal edip zenginliğe ve maddiyata daha fazla değer vermeye başlamasıyla ortaya çıkar: Cemiyetin bütün alanları bu yeni değer anlayışına göre şekillenmeye başlar, en zenginden en yoksula bir hiyerarşi oluşur, en zenginler kendi aralarında bir egemen sınıf teşkil eder. Bu bakımdan Platon’un, sınıf mücadelesini mülahaza ederek onun öncüllerinden, sakıncalarından ve sonuçlarından bahseden ilk düşünür olduğunu söylemek yanlış sayılmaz.
Yine Marks’tan farklı olarak Platon, sınıf mücadelesinin temeline maddi değil manevi unsurları yerleştirir: Ahlaki ve zihni yozlaşma sonucunda ortaya çıkan sınıf mücadelesi bir cemiyetin çöküşünde katalizör etkisi yapar. En serinkanlı bir ifadeyle ‘değişim’ olarak niteleyebileceğimiz bu sürecin devindirici unsurlarını Marks, hatırlanacağı üzere altyapıyı kuran 'üretici güçler' ve 'üretim ilişkileri' olarak tespit etmişti.
Platon'un bozulmakta olan bir sistemi tarif ederken yaban arılarını örnek vermesi, yozlaşan insan cemiyetiyle yaban arısı kolonisi arasında benzerlikler kurması dikkate şayandır. Yaban arısı benzetmesine, giderek çürüyen bir düzendeki insan tekinin adi heveslerini ve maddiyat elde etmeye dönük hırslarını açıklamak üzere başvurulmaktadır.
Bozulma
süreci erdem ve bilgeliğin önemsendiği bir yüksek zihniyetten şan ve şeref düşkünlüğüne, oradan da haz ve para iptilasına seyreder. Bu sırada rejim de sırasıyla daha iyiden daha kötü olana doğru değişir: aristokrasi,
timokrasi, oligarşi, demokrasi ve tiranlık... Giderek yozlaşan
düzende yozlaşma oranına göre rejimin değiştiği bu sıralama göz önüne alındığında demokrasinin Platon tarafından sondan bir önceki aşama olarak tespit edilmesi ibretliktir. Günümüzde kutsanan
demokrasi nasıl olur da bir filozof tarafından en yozlaşmış ikinci rejim olarak
düşünülebilir? Meseleye oligarşiden demokrasiye geçişten itibaren ayrıntılı
izah getiren Platon’un kendisinden dinleyelim cevabı:
‘’Bu düzenin
(oligarşi) başındakiler, kudretlerini mala, mülke borçlu oldukları için,
gençlerin hovardalıklarını, baba mallarını harcayıp tüketmelerini kanunlarla
önlemeye gitmezler; çünkü daha zengin, daha hatırı sayılır olmak için, bu
hovardaları borçlandırıp mallarını ellerinden almak isterler.’’
Cevabı bizce
açık olan bir soruyla devam eder:
‘’Bir devlette
yurttaşların hem zenginlik peşine düşmeleri, ·hem de ölçülü, tokgözlü olmaları
mümkün müdür? Bu iki şeyden birini gözden çıkarmak şarttır değil mi?’’
‘’İşte bu yüzden oligarşilerde devlet
adamları, yurttaşların ölçüsüz para harcamalarına, israflarına göz yumarlar.
Sonunda da iyi soylu, yiğit kişileri beş parasız bırakırlar.’’
Bu sefahat düşkünlüğü
iyice neşvünema bulduğu esnada, giderek yoksullaşan ve buna bağlı olarak yıkıcı eğilimler besleyen insanlardan bir sınıf meydana gelir; cemiyete bir faydaları dokunmadığı gibi
türlü zararlar veren, bu itibarla yaban arılarına benzeyen dilenci ve serseri
yığınların da yer aldığı giderek genişleyen bir sınıf, yani sankülotlar... Gücü ellerinde
bulunduranlar bu feci gidişatın önünü almak için harekete geçmez; tefeciliği,
yolsuzluğu ve israfı önleyecek yasalar koymak, eğitimi ıslah ederek erdem ve
bilgeliği önceleyen bir eğitim anlayışını ve onun araçlarını yeniden tesis etmek gibi
adımlar atmazlar. Çünkü mevcut tüketim ve borçlanma çılgınlığı, kanaat ve
dürüstlük yerine elde etme hırsının ve kurnazlığın teşvik edilmesi işlerine
gelmektedir.
Yozlaşan
düzende gençler eğlenceye dalarlar; vakitlerini, zevklerini tatmin peşinde
koşarak harcarlar. Zihin ve beden direncini yitirirler, ruhları ve vücutları
giderek zayıflar, zorluklara dayanıksız hale gelir. Elbette bu, varlıklı
ailelerin, zengin sınıfın gençleri için böyledir. Yoksullar ise eğlenceye, zevk
alemlerine dalmaya vakit ve imkan bulamadıklarından, yaşam gailesi nedeniyle sürekli
hareket halinde olduklarından, zenginlere kıyasla daha çevik, güçlü ve atılgan
olacaklardır. Kendilerine hükmedenlerin uyuşuk, tembel ve korkak olduğunu fark
ettiklerinde ise onları alt edebileceklerini düşünmeye başlarlar. Böylece
kargaşa ve iç savaşın kapıları aralanır.
Zenginlerle
yoksullar arasında çıkması muhtemel, hatta gidişata bakılırsa zorunlu görünen iç
savaş, eğer zenginler ihtilali dış yardım alarak bastıramazsa, güç
dengelerinden de anlaşılacağı üzere yoksulların zaferiyle sonuçlanacak, zenginler
katliama tabi tutulmak ya da sürgün edilmek suretiyle sınıfları ortadan kaldırılacaktır.
Gelinen noktada, yoksulları yönetecek bir soylu ya da efendi kalmadığından, muzaffer
yığınlar da büyük olasılıkla başlarına tekrar bir efendi ya da efendiler istemeyeceğinden
yeni yönetim şekli demokrasi olacaktır.
Oligarşiden
demokrasiye geçiş sürecini ele alırken Platon, sosyal mecradaki değişimin yanı
sıra bu sosyal değişim manzarasını teşkil eden teker teker fertlerin, özellikle gençlerin iç dünyalarındaki yozlaşmanın tahlilini de yapar. Bir genci
yozlaşmaya sevk eden ilk etken onun yetiştirilme tarzı ve aldığı eğitimdir Platon’a
göre. İlim ve irfan bakımından yeterli talim ve terbiyeyi görmemiş, üstüne bir de erdemlerden
ve bilgiden daha çok maddiyata önem veren bir aile ve/veya sosyal çevrede
yetişmiş bir gençte, yozlaştıran düşkünlüklere karşı ilk zaaflar böylece oluşur; devlette yaşayan insanların zenginler ve yoksullar olarak ikiye ayrılması gibi
bir gencin iç dünyasında da ikilik başlar: Bir yanda sönmekte olan köhnemiş
rejimin erdemleri, diğer yandan denetlenmeyen arzuların çağrısı ve sefahate
duyulan iştiyak…
Öyleyse
denilebilir ki bir yönetim nasıl değişiyorsa devlette, kişinin yaşamına yön
veren içsel durumlar da aynı şekilde önce adım adım, sonra büsbütün değişir. İçsel
rejimlerdeki değişimler, eğer denetlenmez ve gerektiğinde önlenmezlerse, zamanla
dışsal olanı da değişmeye zorlayabilecek bir seviyeye ulaşır. Söz konusu içsel
değişimin geleceği son noktayı şöyle tarif eder Platon:
‘’İçinde temiz hiç bir şey
kalmayan delikanlı artık bu kötü düşüncelerin buyruğuna girer. Saygısızlık,
düzensizlik, serserilik, yüzsüzlük baş tacı olur. Arkalarına birçoklarını daha
katan bu kötülükler, delikanlının düşkün huylarına parlak isimler takarlar.
Saygısızlık nezaket olur, kargaşalık özgürlük, israf cömertlik, yüzsüzlük de
yiğitlik.’’
Yeni nesillerdeki bu değişimi
Platon’un penceresinden tek bir kelimeyle ifade etmek mümkündür: Serserileşme.
Nezaket ile görgüsüzlük, cesaret ile yüzsüzlük, atılganlık ile saldırganlık,
tevazu ile korkaklık, iyi ile kötü, erdem ile düşkünlük arasındaki sınırlar
giderek belirsizleşmiş; akla esen, gönle düşen her türlü fikir ve hevesin
peşine düşmek özgürlük adı altında meşrulaştırılmış hatta övülmektedir artık. İşte
bu sosyal mecranın layığı olan, onu karşılayabilecek yönetim biçimi de bir
serserilik rejimi olan demokrasiden başkası değildir. Demokrasinin makus talihini
mühürleyen, onu bekleyen yıkıma sürükleyecek olan da işte tam olarak budur:
özgürlük diye övülen serserilik.
Yorumlar
Yorum Gönder