Sevbân (r.a.) şöyle rivayet etti:
Resûlullah (s.a.v.) buyurdu:
"Yakında ümmetler,
tıpkı yemek yiyenlerin bir tabağın etrafına üşüşmesi gibi, sizin üzerinize
üşüşeceklerdir."
Orada bulunanlardan biri sordu:
"O gün biz sayıca az mı olacağız, ey Allah’ın
Resûlü?"
Resûlullah (s.a.v.) buyurdu:
"Bilakis, o gün siz çok olacaksınız; ama
selin sürüklediği çer çöp gibi (dağınık, etkisiz) olacaksınız.
Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı olan korkuyu, saygıyı çıkaracak;
ve sizin kalplerinize vehn salacaktır."
Yine oradan biri sordu:
"Ey Allah’ın Resûlü, vehn nedir?"
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Dünya sevgisi ve ölümden nefret etmektir.
(Onu kerih görmektir)."
Ebu Davud, Melahim, 5.
Siyonist
varlığın ve işbirlikçilerinin üzerimizdeki etkisi hakkında tekrar ve daha
derinlikli düşünmek gerek.
Cevaplanmayı bekleyen bir soru: Çok
çeşitli, çok boyutlu sorunlarımz var; psikolojik, sosyal, iktisadi, hukuki,
politik. Bu problemlerin ortaya çıkışında, kökleşmesinde ve yayılmasında
Siyonist varlık ve işbirlikçilerinin rolü ve etkisi nedir?
Finans
kapitalizmi, tüketim kültürü, bireyselleşme, sinema ve sosyal medyanın meydana
getirdiği ahlaki yozlaşma, yeni neslin İslam’dan uzaklaşması ve zihniyet
serseriliğine düşmesi, Müslüman kitlelerin İslam milletinin acılarına ve
ihtiyaçlarına duyarsızlaşması önümüzde yüzleşmeyi ve hesaplaşmayı bekleyen
önemli ve öncelikli meselelerdir.
Bugün
uluslararası hukukun ve dayandığı ilkelerin evrensel hakikatler değil, güç
ilişkilerinde birer araç olduklarını anlamamız gerektiği bir noktadayız. Bu da
dolaylı olarak bize, uluslararası düzene raptolarak onda meşruiyet bulan her
yapı gibi Türkiye modern devletinin de meşruiyet zemininin sarsılmakta olduğunu
söyler. Her birimizin müşahede ettiği gibi ülkemiz de dâhil olmak üzere
dünyanın dört bir yanında demokrasiler çökmekte, insanlık yaklaşık 250 yıldır
azınlıkların tahakküm aracı olarak kullandığı özgürlük ve eşitlik kavramları
temelinde inşa edilen bu politik büyünün bozuluşuna şahit olmaktadır.
Öyleyse,
yeni ve hakiki manada istiklal temin
edecek bir meşruiyet zemini arayışı içerisinde olmalıyız. Kuşkusuz o zemin
İslam’dan başka bir mercide bulunamaz. Nitekim geçtiğimiz 200 yıl bize
göstermiştir ki Batı, bütün ideoloji, felsefe ve zihniyet şemalarıyla insanı ve
tabiatı yozlaşmaya ve ifsada sürüklemekten başka bir faaliyet göstermemiştir.
Geldiğimiz
noktada epistemolojik anlamda bir paradigmanın, hayat sahasında yani pragmatik
alanda ise bir hegemonyanın çatırdayıp çökmeye başladığına şahitlik ediyoruz.
Ancak sünnetullah odur ki batıl kendi başına zail olmaz, zail olması için
Hakk’ın gelmesi gerekir.
Şu
halde bize düşen bir yandan bu çöküşü hızlandırmak, daha önemlisi diğer yandan
Hakk’ı kendi nefislerimizden başlayarak ikame etmektir.
Peki
nasıl?
Öncelikle
kendi vaziyetimizi ve konumumuzu tespit etmeliyiz.
Bizler
üniversite öğrencisiyiz ve İbn Haldunlular olarak Türkiye’deki Müslüman neslin
en güzide olanları dahilindeyiz. Elimiz kalem tutuyor, okuyup araştırıyoruz.
Mesaimizin büyük bir kısmını burada, bunlara harcıyoruz. Öyleyse gelin, bütün
bu çabalar dünyada iyi bir yer edinmek için değil, Siyonist varlığını
yeryüzünden silmek, insanlığı fesat çukurlarında boğmak isteyen kapitalistleri
açtıkları çukurlara gömmek; Amerikan, Çin ve Rus tağutlarına zilleti tattırmak,
küfrün önderleriyle vuruşmak ve onlara galebe çalarak yeryüzünde adaleti tesis
etmek ve nihayet hesap gününde Allah’ın rahmetine layık olabilmek için olsun.
İyi
ama, bizim kalem ve kitapla, söz ve yazıyla göstereceğimiz ne tür bir çaba bu
amaçlarla alakalı olabilir? Cevabı kendi dışımızda bir yerde değil, kendi
içimizde arayarak yola çıkalım. Bizi toplu olarak ve teker teker her birimizi Gazze
başta olmak üzere dünyanın dört bir yanında Müslümanlara karşı işlenen çirkin
suçlar karşısında çaresizliğine mahkûm eden; canlarımıza kıyanlara,
hürriyetimize kastedip namusumuza el uzatanlara karşı bizi kuvvetsiz ve
kudretsiz bırakan, kendi yaşadığımız memleketlerde bizi yanlışa yanlış
demekten, bırakınız yanlışı el ile düzeltmeyi, dile getirmekten bile korkar hale
getiren şeyler var.
1- Bireycilik,
rekabetçilik, performansçılık, tüketimcilik; kapitalizm-liberalizm ikilisinin
psikokültürel ve ahlaki çıktıları
Hakikat
şu ki artık korkanların da sayısı azalmış, korku yerini mecalsizlikten ve
uyuşmuşluktan doğan bir ilgisizliğe, umursamazlığa bırakmıştır. Bunlara eşlik
eden en yoğun duygu, benliklerimiz ve yaşamlarımız hakkında duyduğumuz,
belirsizlikler örgüsünden doğan derin anksiyetedir. İlköğretimden itibaren
formal eğitimle bize endoktrine edilmeye başlanan; sinema, televizyon ve sosyal
medya gibi informal yollarla bilincimizde güçlendirilip kökleştirilen liberal
dünya görüşü çerçevesindeki bireycilik, bununla birlikte bizi çevreleyen
bürokratik kurum ve finansal yapıların performans beklentisiyle şekillenen
başarı-statü-saygınlık algımız bizde sürekli bir anksiyeteye yol açmıştır.
Anksiyete, benliği ve yaşamı adına güvenlik ve garanti temin etmeye odaklanmış,
mahkûm bir bilinç üretir. Böylesi bir bilinç için cemaat, diğerkâmlık, fedakârlık
gibi kavramlar birer yük teşkil eder. O nedenle, anksiyete toplumu içerisinde cemaat olmak sürdürülebilir değildir.
Var olanlar içinse çözülme mukadderdir. Çünkü anksiyete toplumu bünyesindeki
bir cemaat, aleyhinde şiddetlenmekte olan bir çelişkiyi fertlerinde barındırır.
O çelişki, temelde cemaatçilikle bireycilik arasındaki çelişkidir. Bireyci
menfaat algısıyla cemaat menfaati arasında baş gösteren uyuşmazlık çözülmeye yol
açar.
Kapitalist
üretim tarzı, kârı maksimize etme prensibine binaen bir üretim çılgınlığını, bu
çılgınlık ise başka bir çılgınlığı, tüketim çılgınlığını gerektirir. Hayatın
her alanında olduğu gibi tüketimde de seçicilik, dikkat ve kanaat vaz eden İslam,
bu yönüyle kapitalizm için sakıncalıdır; dolayısıyla törpülenmeli, iğdiş
edilmeli ya da Müslümanları tüketim çılgınlığına ikna edecek bir forma
sokulmalıdır. Aksi takdirde 2 milyara yakın potansiyel tüketiciden istenen
verim asla sağlanamaz. Ayrıca ucuz işgücü için bulunmaz bir insan kaynağına
sahip ve hammadde bakımından zengin olan İslam coğrafyası sömürülemez.
2- Modern
devlet
Modern
ulus devletleri cemaat varlığı için bir başka meydan okumadır. Modern devlet,
bünyesinde yer alan farklı din ve mezheplere mensup kitleleri, aşkın/transandental-metafizik
birleştirici öğeler, inançlar içeren, adına ulus/millet denilen bir
varlık/entity addeder. Modern devletin bünyesinde yaşayan toplum, temelde,
vakasındaki bütün uyuşmazlıklara rağmen, ulus kavramının pratize edilen
halidir. Burada esas işaret ettiğimiz şey, modern devletin kendinde
egemenliğini (sovereignty in itself) tanıyan ve besleyen; onun eğitim, hukuk,
bürokrasi ve akademik mekanizmaları tarafından dizayn edilen bir insan
çokluğudur. Bu insan çokluğu içerisinde bir kısmının bir cemaat olarak kendi
ethosu-topluluk ruhu ve ilkeselliği merkezinde özgün ve bir noktada ayrıksı bir
varlık göstermesi, bir asabiye olarak ortaya çıkması, öz-menfaatleri uğrunda
hareket hattı çizmesi modern devletin varlığı, gücü ve bekası için bir
tehdittir. Dolayısıyla İslam cemaatinin somutlaşması da bu manada tehdit teşkil
edecek, o somutluk belirginleştikçe tehdit algısı artacaktır. Öyleyse İslam
cemaatinden, kendi varlığından evvel modern toplumun varlığını gözetmesi, bu
iki varlık belli nedenlerden dolayı sürtüşmeye başladığında İslam cemaatinin modern
toplum lehine taviz vermesi beklenir. Yani modern devletin ve toplumun maslahatı,
İslam cemaatinin maslahatına tercih edilmelidir. Velev, ilki için maslahat olan,
ikincisi için mefsedet; ilkine dirlik olan ikincisine yıkıcı bir fitne olsun.
Netice:
Kapitalizm, Liberalizm ve Ulus devlet yapısı Müslümanların bir cemaat olarak
güçlü bir varlık göstermesinin önündeki en büyük üç engeldir. Bu üç unsur
tarafından ahlaki olarak yozlaştırılıp ifsat edilen; fikri olarak kısırlaştırılan,
yüzeyselleştiren, düşünce ithalatçısı seviyesine düşürülen; politik ve ekonomik
olarak aciz ve bağımlı hale getirilen Müslümanlar Gazze başta olmak üzere Doğu
Türkistan, Arakan ve diğer İslam beldelerindeki zulümleri engelleme noktasında
faal olamamaktadır. Öyleyse, kıtale katılamayan her Müslümanın yapabileceği en
iyi eylem, bu üç başlı yılana karşı evvela teorik, ardından stratejik ve taktik
mücadele yürütmektir.
Yorumlar
Yorum Gönder