Bu yazıda Recep Şentürk’ün kaleme aldığı Açık Medeniyet isimli eserine dair bazı eleştiriler yapacağız. Bilindiği üzere Medeniyet kavramı 18.yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkmış, Hristiyan teolojisinden bağımsız anlaşılamayacak, bununla birlikte kendi metafizik bağlamı olan bir kavramdır. Bu kavramın kökten yanlış anlaşılması ve bu zeminde bir gölge tarih inşası örneği olan eserde söz konusu kavram zamansız ve mekansız bir kategori olarak beşeri alanı çerçeveleyebilen, tarihin onsuz okunamayacağı özsel bir unsuru olarak metnin semantik ağırlık merkezini teşkil etmektedir. Müslümanların tarihinde de bu kavram Hicret’ten beri sosyopolitik bağlamı tanımlamakta, Müslümanların Emevilerden Osmanlılara bütün siyasi tecrübelerine damgasını vurmaktadır. Yazarın bu yaklaşımı onun özcü medeniyet tasavvurunu ele verir.
İlginç bir şekilde yazar bu kavramın Osmanlı düşünce dünyasına 19.yüzyılda girdiğine dair eleştirel tespitlerden haberdardır. Bir cevap olaraksa bu kavramın İbn Haldun tarafından dahi kullanıldığını, öyle ki İbn Haldun’un medeniyet, umran ve ictima kelimelerinin “aynı kavramı ifade etmek için kullanılan müteradif kelimeler olduğunun altını çizmiş” olduğunu aktarır. Halbuki Mukaddime’de medeniyet lafzı iki farklı yerde aynı dilsel formda geçer. İlki şehir/polis siyaseti anlamında “es-siyâsetü’l-medeniyye”, ikincisi şehir yapılan zanaat kastedilerek “es-sınâ’ü’l-medeniyye” şeklindedir. Bu kullanımlarda medeniyet, umran gibi derinlikli bir kavram değil basit bir nispettir.
Metnin inşasında merkezi bir yer sahip olan diğer kavram, Popper’in ‘açık toplum’una nazireyle kullanıldığını düşündüğümüz ‘açıklık’ kavramıdır. Bu kavram ‘dışlama’, ‘öteleme’ gibi negatif çağrışımlı anlamsal bağlamları içeren ‘kapalılık’ kavramının karşıtı olarak işlenir. Ayrıca açıklığın hususiyetlerinden olan çokmedeniyetlilik de Amerikan siyasi pragmatizminin bir ürünü olan çokkültürcülüğü mahiyet itibariyle andırmaktadır. Bütün bunların aynı zamanda liberal hegemonyanın dilsel enstrümanları olması bir tesadüf değil, aksine gayet anlaşılır bir örtüşme ve uzlaşmadır. Nitekim yazarın, Medine vesikasını 20.yüzyılın sonunda pragmatik amaçlarla liberal bir tarzda yorumlayan çevrelerin ortaya koyduğu Medine Anayasası kavramını devralarak çokmedeniyetliliği buradan başlatması, tıpkı medeniyet kavramının kendisi gibi Avrupa’da ortaya çıkmış anayasacılığı 7.yüzyıl Medine’sinde görmek ve göstermek istemesi bu minvalde okunmalıdır.
Neticede eser, Müslümanların tarihini bir başka paradigmanın kavramlarıyla okuyarak bir ‘gölge tarih’ üretmiştir. Bu ise ait olduğu paradigmanın peşinden ayrılmayan, ona varoluşsal düzeyde bağlı bir gölge bilinç üretir ve gölge bilinçler fikri bağımsızlık elde edecek ufuk ve iradeye erişemezler. Lİberal evrenselciliğin "İslami" alternatifi yine ondan ödünç alınmış kavram ve değerlerle kurulamaz. Böylesi bir çaba İslam'ı da liberalizmi de tahrif etmekten başka bir netice vermez.

Yorumlar
Yorum Gönder