Anahtar kavramlar: kökler, süreklilik, özcülük, eylem, pasifizm, seçmeci, konformizm, mesihyen gelenekçi
Muhafazakârların düşünce ve ilim sahasında mümeyyiz vasfı gelenekçiliktir. Kendini şuur hengamesinin diyarı olan şimdide yani modernde kavi biçimde tesis etmenin, birçok epistemolojik iddianın arasında müstahkem durmanın, bunlarla birlikte muğlaklıklarla doğu geleceğe yönelişte müstakim kalmanın zorunlu yolu olarak görülen bir mezheptir gelenekçilik. Peygamberler tarihine uzanan kökleri ve oralardan şimdiye hiç kopmayan bir dünya görüşü sürekliliği anlayışı bu mezhebin iki temel hususiyeti ve iddiasıdır.
Köklülük ve süreklilik iddiası isimler ve metinler üzerinden yürütülür. Bu faaliyet sırasında muhafazakârları bir büyük meydan okuma karşılar: Belli bir tarihsel dönemde, belli koşullarla yüzleşmek ve bu koşulların belirli bir hedefe ulaşmada ortaya çıkardığı zorlukları aşmak üzere kaleme alınan metinler -fetvalar, siyasetnameler, kelam eserleri- yüzyıllar sonrasının koşulları içinde kendisini haysiyetli bir şahsiyet olarak ikame gayreti içerisindeki bir kimseye ne söyleyebilir, ne kadar yardımcı olabilir? Gelenekçiler için bu sorunun cevabı kolaydır zira onlar, bir zamanlar kendilerinden öncekileri var kıldığına inandıkları yahut inanmak istedikleri metinler ve o metinlerin içerdiği tanımlar, iddialar ve teklifler için içinde yaşadıkları dönemin metinler ve düşünceler dünyasında yer açtıklarında, yani gelenek denilen yapıyı Modern'de inşa ettiklerinde yapılabilecek en büyük ve en önemli şeyi yapmış olduklarına inanırlar. Onların özcülük kaynaklı bu yaklaşımları, hem bilgi-eylem-insan arasındaki ilişkiyi belirli biçimde kurmalarıyla, bir taraftan zaten kurulmuş olanı almalarıyla hem de kendilerine açılan, yani kendilerine açmalarına izin verilen alandan dışarı çıkmama hususunda, izin veren mercilerle örtük bir uzlaşmaya varmış olmalarıyla ilgilidir. İkinci unsurun Osmanlı erken modern döneminde ortaya çıkan bürokrat-alim olarak isimlendirilen bir tipolojiyle kesişen bir yönü olması oldukça anlamlıdır zira bu tipoloji bahsi geçen gelenekçinin epistemolojik etkinliğe indirgenmiş akademici tarzın bulunmaz bir meşrulaştırma aracı haline gelebilir.
Bilgiyle kurduğu ilişki biçimi onu eylem sahasında müdahaleci, etkin, değiştirici değil savunmacı, edilgen ve uzlaşmacı hale getirmektedir. Bu ise bilginin kendisini önemsizleştiren ve kısırlaştıran bir döngüyü başlatmaktadır. Bu gayet öngörülebilir bir neticedir çünkü bilinçle bilgi arasındaki ilişki eylem aracılığıyla kurulur. Gelenekçiler, eylemi dışa doğru açılmayan, dahası açılabilmesine imkan verecek bilişsel araçlardan ve mekanizmalardan günden güne ayrıştırdıkları analitik ve içe dönük bir duygusal devinmeye indirgeyen bir pasifizm üretmektedirler.
Osmanlı’daki bürokrat-alim tipolojisi kuşkusuz birçok yönüyle bağlamına mahsus, belli şartların ürettiği bir tipolojidir. En genel çerçevede bürokrat-alim tabiri, klasik dini ilimleri tahsil etmiş olmakla birlikte Osmanlı’nın genişleyen devlet örgütü içerisindeki hiyerarşik yapılardaki konumlardan bir veya birkaçında bulunan, dolayısıyla menfaati, beklentisi, endişesi devletten müstağni olmayan bir gruba işaret eder. Modern akademisyen ile kesiştiği nokta da tam olarak budur; yani devletle tıpkı bürokrat-alimin olduğu gibi bir ilişkisi bulunması. Farklılıklar ise yapısal boyuttadır. Osmanlı’nın ‘devlet’i ile bir modern devlet arasında özellikle egemenlik ve hukuk anlayışındaki temel ve paradigmatik farklar bulunur.
Diğer bütün modern öncesi İslami yönetimlerde olduğu gibi Osmanlı’da da egemenliğin kaynağı ilahidir, beşer sahasındaki hiçbir egemenlik mutlak değildir ve meşruiyeti belli şartlara bağlıdır. Osmanlı fıkıh ve siyaset metinlerinde sıkça karşılaşıldığı üzere egemen dini korumlakla, cihad etmekle, emr bi’l-ma’ruf nehy-i ‘ani’l-münker yapmakla ve adaleti sağlamakla yükümlüydü. Bu sorumlulukları yerine getirebildiği ölçüde meşruiyetini muhafaza edebilir ve itaate layık görülürdü.
Gelenekçi akademisyenler ise 18.yüzyıldan itibaren gelişmeye başlayan, ulus devletler düzeninin küre ölçeğinde tesisiyle tastamam oturan yeni uluslararası düzen ilkelerinden dolayı cihadı, modern devlet bünyesinde oluşturulan modern toplumun icaplarıyla çeliştiği için emr bi’l-ma’ruf nehy-i ‘ani’l-münkeri ve yine bu bağlamda modernleşme tartışmalarının üst başlıklarından biri olan ‘kadın’ meselesinin “gelenek”teki içeriğini, bütün bunlarla ilişkili olarak kapitalist üretim biçiminin ve modern devletin hukuk anlayışının zorlamalarından dolayı adalet bahsindeki belli alanları kararttılar ya da bunları belirsiz biçimlere evirdiler. Sorunun yapısal ve paradigmatik olduğu gerçeğiyle yüzleşmediler. Büyük çelişkilerin kendilerinde ruhi sıkıntılara yol açtığı bazıları hakkaniyet namına bu konularda arada sırada yakınmakla, kimisi ise asla bir tavır teklif etmeyen, muharrik olmaktan belki de özellikle sakınan, hesap sormayan, düşük çözünürlüklü tasvirler ve “klasik dönemde böyle değil şöyleydi” tarzında kısmi ve parçalı uygulama biçimleri aktardılar.
Gelenekçiler bu itibarla seçmecidirler. Gelenek dedikleri ülkenin anahtarlarını ellerinde tutan bu grup (muhafazakâr entelijansiya) belli başlı isimlerin belli başlı konu ve kavramlarla öne çıkarılmasına ön ayak oldular. Vurgular nereye yapılmalıdır? Hangi cümleler altı çizilmeye daha layıktır? Bu soruların cevaplarını tesis ettikleri otoriteyle ancak onlar cevaplayabilirler. Otoritelerini tesis sürecinde borçlandıkları aygıtlar ve odaklar bu grubun seçmeci karakterinin oluşmasında oldukça etkilidirler çünkü söz konusu oluşum sürecinde yaslandıkları yerlere sabotaj anlamına gelebilecek entelektüel faaliyetlerden özenle sakınmaları gerekiyordu. Başlangıçta bilinç ve dikkat unsuru olan bu saknma hali zamanla şahsiyetlerinin ve entelektüel faaliyetlerinin tabii bir parçası haline geldi.
Tabiileşme süreci, muhafazakârlıktaki süreklilik kavramının geçmişe olduğu gibi geleceği de içine aldığının anlaşılması bakımından önemlidir. Geleceğe yönelik süreklilik anlayışı, bu sürekliliği sağlayacağına inanılan unsurlarla uzlaşma alanlarının korunmasını gerektirir; yani onların şahsi ve kurumsal otorite elde etme sürecinde uzlaştıkları modern devletle ve kapitalistlerle. Neticede uzlaşmacılık, kendilerini sürekli kılan bu unsurların kurduğu modern yapıya uyum mecburiyetini, uyumculuğun yani konformizmin bir nitelik olarak gelenekçi karakteri haline gelmesi neticesini doğurur. Uzlaşmayı ve uyumu riske atacak meseleleri karartmak veya bunları tehlikesizleştirene kadar tevil etmek bu grup için artık bir alışkanlığa dönüşür.
Buraya kadar gelenekçi mezhebin özcü, pasifist, seçmeci ve konformist olduğunu ifade ettik. Bütün bu saydığımız özellikleriyle çelişen bir biçimde, klasik alimlerde olmayan mesihyen bir özellikleri var. Seslendikleri kitleler için, çalkantılar ve muğlaklılarla dolu modern cereyan içerisinde kendilerini nasıl inşa edebilecekleri konusunda tarifnameler, hayatın anlamına dair peygamberâne söylemler, dinin şu zamanda nasıl yaşanabileceğine yahut yaşanması gerektiğine dair dinin temel kaynaklarına mümkün mertebe az iktbas içeren metinler üretirler. Bu tutumlar klasik literatürdeki mürşid veya müctehid kavramlarıyla kıyaslanabilirse de mürşid ve müctehidle mesihyen gelenekçi arasında yapısal bir fark bulunur: gelenekçi sekülerdir.
Yorumlar
Yorum Gönder