Erkeklik krizinin muhafazakârlığa bakan yönüne dair ilk yazımızda bu krizin muhafazakâr olarak nitelediğimiz sosyokültürel yapıda nasıl ortaya çıktığını irdelemiş, bunu yaparken krizin başlangıç ve gelişme seyrinde kapitalist üretim biçimine geçişin etkilerine ağırlık vermiştik. Bu yazımızda en az kapitalizm kadar etkili ve onunla simbiyotik ilişki içerisinde olan modern devletin söz konusu kriz üzerindeki etkilerine bakacağız.
Türkiye’de modern devlet aygıtının gelişmesi 200 yıldır devam etmekte olan uzun bir süreç ise de bu sürecin son 25 yılı geri kalan zaman diliminden daha etkili olmuş, bu yıllarda II.Mahmud ve Atatürk dönemlerinin ardından üç büyük kırılmadan sonuncusu tecrübe edilmiştir. İlk kırılmada ordu ve mülki idare modernleştirilmiş, ikincisinde toplum ve devlet yapısı modern devlete uygun şekilde keskin ve sert bir dönüşüme uğratılmıştı. Ne var ki bu aşamada her ne kadar yapısal değişim gerçekleştirildiyse de bu değişimin ülkeye ve içtimai bünyeye tesiri önünde dönemin şartlarına dayalı engeller vardı. Örneğin medya neredeyse gazete ve mecmuadan ibaretti ve nüfusun önemli bir kısmı okur yazar değildi. Kemalist rejim, eldeki köylü nüfusa yeni yapıyı ve onun ideolojik önermelerini propaganda etme, zihinleri biçimlendirme kudret ve imkanlarından büyük ölçüde yoksundu; okullaşma çok zayıftı ve okullar henüz ekonomik döngünün vazgeçilmez bir parçası haline gelmediğinden beklenen itibarı görmüyordu. Hızlı ve yapısal bir dönüşüm için gereken, rejimin misyoneri işlevi görecek öğretmenlere duyulan ciddi ihtiyaç da karşılanamıyordu.
Peki, özet haliyle modern devlet cihetinden bu şekilde olan manzaranın insan kaynağına bakan yüzü nasıldı? Modern yapının tesisinden önce erkeklerin durumunu karakterize eden kavram bağımsızlıktır. Buna kendi halindelik ya da kendliliğindenlik de denebilir. Söz konusu bağımsızlığın iki temel veçhesi güvenlik ve ekonomidir. Modern yapı tesis edilip coğrafyaya nüfuz etmeden evvel Türkiye’de yaşayan topluluklar genellikle köylerde içe dönük bir geçim sistemi işletiyorlar, güvenlik açısındansa eşkıyalık dışında ciddi bir sorun yaşamıyorlar, yine içe dönük bir emniyet halkasında yaşam sürüyorlardı. Yani henüz pazara bağımlı ve tüketim odaklı bir ekonomi söz konusu olmadığı gibi endüstriyel şehrin güvenlik sorunları ortaya çıkmamış ve bununla ilişkili olarak şiddet tekeli tesis edilmemişti.
Köylü yıl içinde tüketeceği buğdayı eker, o buğdaydan un, bulgur ve döğme yapar; buğdayın sapından çıkan samanla beslediği hayvanlardan süt, sütten de peynir, yoğurt, çökelek, tereyağı gibi ürünler elde ederdi. Yöreye ve mevsime göre göre de çeşitli meyve, sebze ve yemişler ekilir, dikilir, toplanırdı. Geçim odaklı bu iktisadi yapıda pazara bağımlılık ya yoktu yahut asgari düzeydeydi. Vergi bahsi dışında devletle sık ve yakın temas söz konusu değildi. II.Mahmud dönemiyle birlikte zorunlu askerlik, 1869’da zorunlu eğitim başlamış ve yine bu yüzyılda mahalli idareler gelişmişse de bunlar devletle köylü arasındaki ilişkiyi keskin şekilde değiştirmemiş, köylü yine kendi halindeki yaşantısını sürdürmeye devam etmişti. Esasen köy, kapitalizm ve modern devlet için daima bir sorun teşkil etmişti çünkü köy yaşantısı onların ekonomik ve siyasi bağımlılık talebine varoluşsal bir karşı duruş niteliğindeydi.
Köylü kapitalizm için büyük bir sorundu zira ne kapitalist üretim biçimine katılıyor ne de tüketim kültürünü benimsiyordu. Köylü nüfusu hem endüstri için devasa bir potansiyel işçi kitlesiydi hem de üretilenleri tüketecek bağımlı müşteri adayıydı. Kapitalizme hamilik eden modern devlet içinse onun endüstriyel şehirlerinde altyapı, güvenlik (polis, bekçi, jandarma), kalkınma ve devlet dairelerinde bilumum memuriyet hizmetlerini görebilecek bir yekûn demekti. Ne var ki köylü sebepsizce topraklarını, yaşam tarzını terk edip şehirlere akın edecek değildi. Bu duruma karşın kitlesel göçü sağlamak için 20.yüzyılın ikinci yarısında yoğun mülksüzleştirme, demoralizasyon ve şehirde daha iyi bir yaşam vaadinin propaganda edilmesi gibi çeşitli yöntemlere başvuruldu. Yüzyılın sonunda artık Türkiye nüfusunun büyük bir kısmı şehirlerde yaşamaktaydı.
Bu aşamada sıra son büyük engelin, Türkiye’nin hususi şartlarına özgü yapısal bir sorun olan Kemalist oligarşinin tasfiye edilmesine gelmişti. Tasfiye gerekliydi zira bu grup Türkiye’nin siyasi, bürokratik ve iktisadi mecralarının kapılarını tutmuş, taşradan akın eden Anadoluluya geçit vermiyor, uyguladıkları katı laisizm filtresi sistemde tıkanmalara yol açıyordu. Bu engelleme ve tıkamanın asla bahse konu edilmeyen bir etkisi vardı: Anadolulu Müslümanların kapitalizme ve modern devlete yığınlar halinde entegrasyonunun önünde adeta bir baraj seti gibi duruyordu. Kemalist oligarşinin kapı tutuculuğunun o zaman gözle görülen ve daha sonraki muhtemel neticelerini göz önünde bulunduran, bu neticeleri kendi çıkarlarına aykırı bulan uluslararası ve ülke içi birçok odağın konsensüsüyle iktidara gelen AKP bu oligarşinin hakkından gelecek ve burjuva demokratik devrimi yapacaktı.
2002’de iktidara gelen AKP yıllar içerisinde bir yandan baraj duvarlarını döve döve yıkmış, diğer yandan Anadolulu Müslümanları modern yapıya entegre sürecini işletmişti. İhtiyaç duyduğu bürokratik kadroları entegre olan kitlelerden sağlamaya başlayan AKP gelinen noktada köylerden gelen Müslümanların ikinci ve üçüncü neslini büyük ölçüde muhafazakârlaştırmış, modern devletin bürokratik cihazlarında dişli haline getirmiş ya da Anadolu sermayesi aracılığıyla pazarda burjuvalaştırmıştır. Başta dediğimiz gibi, modern devlet aygıtının gelişmesinin 200 yıllık hikayesinde böyle bir entegrasyon gerçekleşmemişti. Çünkü hem köylü nüfus şehirleşmemiş hem de medya ve eğitim gibi dönüştürücü araçlar gelişip çeşitlenmemişti. AKP ise modernleştirmenin bütün imkan ve araçlarını önünde kâmilen hazır buldu, bulduğu gibi de kullandı.
Bürokratikleşme aynı zamanda otoritenin merkezileşmesi demek olduğu gibi diğer otorite mercilerinin bürokratik cihazlar lehine zayıflaması anlamına da gelir. Zira bağımsız karar alıp aldığı kararı uygulama otoritenin alametlerinden olup herhangi bir bürokratik cihaza bağlı olan erkek, kararlarını bağlı bulunduğu kurumun değer ve beklentilerinden bağımsız veremez. Ayrıca bürokratik bağlılık siyasi iradeyi de zayıflatır. Hükümet partisi bürokratik kurumlara nüfuz ettiği ölçüde bürokratların hür siyasi söylem ortaya koyma iradesi zayıflar hatta yok olur. Aksi takdirde bürokratik hiyerarşide yükselememe hatta çeşitli yöntemlerle tasfiye edilme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu tehlikenin yol açtığı anksiyete bürokratı depolitize eder, herkesle iyi geçinme çabasını şahsiyete aşılar; özellikle de makam sahipleriyle. Dolayısıyla bürokratların konformizme sürüklenmesi kaçınılmazdır. Bu da erkeğin, önceki konumuna kıyasla politik ve sosyal alanda pasifleşmesine yol açar. Erkeğin pasifleşme seyri, modern devletin eşitlik ilkesi temelinde kadınların bürokrasiye iştiraki neticesinde erkekleşmesi sürecine paraleldir. Sonuçta bürokratikleşme, erkeğin aile ve kadına nispetli konumundaki külliyetli değişime ivme kazandırır, toplumsal erkeklik algısındaki sarsıntıyı şiddetlendirir, evvelde var olan erkeklik hiyerarşilerinin çözülmesini hızlandırır. Bürokratik bağlılığı dolayısıyla erkek, modern devletin eşitlik ilkesi üzerinden aileyi ve toplumu dizayn hamlelerine karşı hareketsiz ve etkisiz kalır.
Klasik erkeklik algısını teyit edecek sosyal ve politik unsurlardan yoksun kalan muhafazakâr erkek, bunun üstüne bir de bürokratik kaygıları sırtlanmıştır. Böylece artık şahsiyetini ve karakterini tahakkuk ettirmek bir yana, onları savunma ve bu uğurda duruş sergileme imkanından da yoksun bırakmıştır kendi kendini. Modern devletin feminist politikalarına karşı şahsiyetli bir tavır, bütünlüklü ve tutarlı bir politik tez ortaya koyamamaktadır. Bu etkisizliğin bir nedeni de iş ve ilişki ağının artık azımsanmayacak bir kısmını teşkil eden feministleşmiş kadınlardır. Dolayısıyla muhafazakâr erkeğin muktedirlerden ve kadınlardan korkması gayet anlaşılır durmaktadır. Çünkü o, başka hiçkimseden gelemeyecek menfaat ve zararın onlardan gelebileceğini düşünür.

Yorumlar
Yorum Gönder