Muhafazakâr camiada iki 2M nesillerin beynini çürüttü, onları kendi hikayelerine yabancılaştırdı; endüstriyel şehrin çarklarına, modern şehrin ve toplumunun öğütücülüğüne razı etti:
-Melankoli
-Metafizik
Bunlar aynı zamanda, 20.yüzyılın sonuna doğru köylüce de olsa belli bir din samimiyetiyle ve hamiyetiyle üniversite eğitimi için büyük şehirlere -çoğunlukla İstanbul’a- gelen Müslümanların çocukların pasifize olarak düzen içi unsurlara dönüşmesinde önemli etkiye sahiptir.
Melankoli modern şehre göç, işçileşme, gettolaşma, lümpenleşme süreçleriyle sıkı bir ilişkisi olan arabesk kültürüyle akrabadır; yalnız onun muhafazakârcası ve üniversitelicesidir. 20.yüzyılın sonunda üniversite okumak üzere şehre gelen gençler kendilerini yakın bulabilecekleri pek az çevreyle karşılaştılar. Bunlardan en öne çıkanı Milli Görüş çevresiydi. Diğer bazı küçük oluşumlarla birlikte Milli Görüş, bilhassa marşlarla, ilahilerle, şiirlerle ve entelektüel ürünlerle İran Devrimi hamasetinin yanı sıra İran kültürünün ithal edilerek tüketildiği, nesillerin İran’a yaklaştırıldığı bir mecra işlevi gördü. Bir defa aşinalık sağlandığında devamı geldi; İran sineması bu aşılanmış çevrenin çocuklarının sonraki kültür duraklarından olacaktı. Yine bu nesil, devrim hamasetinden geçilip giderek daha fazla İranî efkârın, kasvetin, gerçeklikten koparan gereksiz hüzünlerin ve durağanlığın işlendiği bir atmosferi transfer etmeye başladılar.
Bu sürece eşlik eden bir edebiyat furyası Türkiye’de daima süregitti. 28 Şubat’ın indirdiği darbeyle yaşanan dağılmalar ve çözülmeler, bir zamanlar dava söylemiyle yarışan melankolinin tartışmasız galebesine sebebiyet verdi. Depolitize edilmiş -apolitize değil- bir ortamda, modern şehirde sahipsiz hisseden kaybolmuş cevval gençlerin buldukları sığınaklarda kendilerini karşılayan, 28 Şubat’tan nasıl çıktıkları kendilerine sorulması gereken yaşça büyük sığınmacı abilerle amcaların din ve edebiyat dedikoduları eşliğinde dergicilik öğrendiler. Daha sonra savruk, disiplinsiz, kopuk ve elbette lümpen zihin-duygu dünyalarını, etkilendikleri seküler kadınlara yazdıkları bol metaforlu özlem şiirlerini belledikleri kalem numaralarıyla kağıtlara dökmeye başladılar. İşte bunlar, bir melankolik janra oluşturdu. Tasavvuf, esaslı bir tecrübe olarak bizatihi değil, seçmece pratikleriyle bu janrada istihdam edildi. Hikayecilik de bu seyirden payını aldı. Hatta denebilir ki muhafazakâr hikayeciliğinin rengi melankolidir. Bugün bu alanda en bilindik isim Mustafa Kutlu’dur.
Metafizik meşgalesi ise bir yandan melankolinin yükseliş süreciyle birçok noktada paralel bir doğrultu takip etse de kökleri daha derindedir: İnanılanla tecrübe edilen arasındaki makasın açılması neticesinde ortaya çıkan akide sorunları. Ancak dediğimiz gibi, temel burada olsa da bu denli yayılarak nesiller arası bir uğraşıya dönüşmesi onun zamanla depolitik ajandaya dönüşmesiyle ilgilidir. Akide sorunları endüstriyel şehre, modern topluma, zorunlu modern eğitime ve kapitalizme maruz kalmanın bir neticesiydi; metafizikçiler sebepleri bırakıp sonuçlarla ilgilendiler. Bu ilgilenme biçiminin en mümeyyiz vasıflarından birisi anakronik olmasıdır; yani söz konusu sonuçlara çağlar ötesinden getirdikleri kelam ve tasavvuf teorileriyle karşılık vermeye çalıştılar.
Onlara itibar eden gençler ise kendileriyle; kendi hikayeleriyle, inançlarıyla, zaman ve mekanlarıyla ilgili olmayan soru ve sorunlarla uğraşmak zorunda bırakıldılar. Dini söylem üretme merkeziyeti medreselerden ilahiyatlara kayınca buralarda biri modernizm-reformizm, diğeri tradisyonalizm/gelenekçilik olmak üzere iki ana akım birbirleriyle kavga ettirdikleri iki farklı metafizik temelde dini söylem üretmeye başladılar. Modernist-reformistler Batı’da süregitmiş felsefe tecrübesine ve Batı’nın günün sonunda geldiği yere odaklanırken gelenekçiler “İslam Medeniyeti” de diyerek kategorik olarak yerlileştirdikleri, bizleştirdikleri, güvenlileştirdikleri -veya öyle düşündükleri- Doğu literatürünü yeniden üretmeye başladılar. İki taraf da nesnel koşulları, materyal şartları bir kenara bırakmış, bunların insana, düşünceye, inanca olan derin ve şiddetli etkisini büyük ölçüde yadsımış bir halde sistemin konforlu alanlarında yüce hakikatlerin kavgasını vermeye başladılar. Anadolu’dan gelen taze dimağların bu kavgada istihdam edildiği toplama yerlerine dönüşen üniversiteler, nesillerin kendi gerçek problemlerine sistemli olarak yabancılaştırıldığı alanlara döndüler.
Yorumlar
Yorum Gönder