Nakşibendiyye tarikatının İmam Rabbani namıyla meşhur İslam alimi ve hareket önderi Ahmed es-Serhendi tarafından kurulan Müceddidiyye kolu genel kanaatte hazır olan ‘tarikat’ anlayışından birkaç yönüyle ayrışan bazı özelliklere sahiptir. Öncelikle İmam Rabbani, tarikatı Şeriat’ın üstünde gören anlayışın aksine onu bütünüyle ‘Şeriat’ın ikmali’ yani en mükemmel şekilde yaşama çabası olarak görür. “Tarikat, Şeriat’ın hizmetkârıdır” der. Başka bir yerde, mahşerde insanlara tarikattan değil Şeriat’tan sorulacağını ifade eder. Oğlu Muhammed Sadık’a yazdığı bir mektupta “Şu zaman karanlıklarla doludur” der. Dolayısıyla Müceddidiyye’nin nihai program açıktır: Şeriat’ı ihya ve tecdid etmek elzemdir”. Başka bir yerde önder şeyh Şeriat’ı kuvvetlendirme manasında “te’yîd-i Şeriat”, dini yeniden canladırmak anlamında “tecdîd-i millet” tabirlerini kullanır.
Müceddidiyye’nin bir diğer hususiyeti Sünnet kavramına büyük önem vermesidir; başta “ikinci bin yılın müceddidi” (Ahmed es-Serhendi’nin unvanlarından) olmak üzere Nakşibendî şeyhleri Sünnet’e vurgu yaparlar. İmam Rabbani müridlerine Sünnet’e sımsıkı sarılmalarını ve Sünnet savunuculuğu yapmalarını salık vererek Haşr suresinin “Rasul size ne verdiyse onu alın, sizden neyi nehyettiyse ondan beri durun” mealindeki 7.ayetiyle sözlerini tekit eder. Sünnet’in ihyası Müceddidiyye zümresinin ana gayelerindendir.
İmam Rabbani ilme büyük önem verir. Bu itibarla Müceddidiyye bir tür avam tarikatı olmaktan çıkarak seçkin kesime hitap eder. Ancak bu, kalabalıklardan kopuk “elitist” bir tutuma denk düşmekten ziyade, takipçi toplamak uğruna avamlaşmaktansa halkı belli bir seviyeye yükseltme planına işaret eder. Yine diğer birçok tarikattan farklı olarak Müceddidiyye’de ‘şath’ denilen kendinden geçme durumlarına/cezbeye karşı karşı ‘sahv’ yani uyanıklık ve şuurluluk hali tercih edilir.
Şeriat’ın hükümlerine ve Sünnet’e sıkıca sarılmanın bir başka ifadesi olan azîmet ile amel (el-‘amel bi’l-‘azîme) Nakşî Müceddidîliğin bir diğer prensibidir. “Israrla istemek, azmetmek, kararlı olmak” gibi anlamlara gelen azîmet, en özet tanımıyla Şeriat’ın, kulların içinde bulundukları şartların getirdiği zorluklardan ve türlü değişkenlerden bağımsız olan aslî hükümlerini ifade eder. Azîmet ile amel ise kişinin her şart ve koşulda Şeriat’ın aslî hükümlerine uymasıdır. Azîmetin zıddı ise, türlü zorlayıcı şartlarda başvurulan, kolaylaştırma maksadıyla aslî hükümlere uymamayı ifade eden ruhsattır. Müceddidîler ruhsattan kaçınmayı salık vermişlerdir.
Müceddidî tavırda el-vera ve’l-bera ilkesi oldukça belirleyicidir. Onlara göre müminler kafirlerle aralarına mesafe koymalıydılar. İmam Rabbani’nin oğlu ve halefi Muhammed Masum, Müslümanların kafirlerle karışmasına, onlarla yakın ilişkiler kurmasına babasından daha katı biçimde karşıydı. Zira bu tür yakın ilişkiler Kuran’ın kesin emirlerini ihlal etmek anlamına geliyordu. Benzer şekilde baba ve oğul önderler Ekber Şah’ın İslam’daki zımmet kavramını aşan dinî müsamaha uygulamalarının kabul edilemez olduğu görüşündeydiler. Birkaç nesil sonra Halid-i Bağdadi de müridlerine Şiiler (ravâfizu’l-‘acem), Hristiyanlar, Yahudiler ve Mecusiler için her hatm-i hâcegândan sonra hususen helak duası yapmalarını tembihleyecekti.
Netice olarak, ismini hadis kaynaklı dinin tecdîd ve ihyâsı anlayışından alan Müceddidîlik, bu anlayış merkezinde Kuran ve Sünnet’e uyma, Şeriat’ı uygulama, bidatlerden ve ruhsattan kaçınma, daima uyanıklık ve şuur halinde olma, el-vera ve’l-bera gibi prensiplerle birlikte bu prensiplere içkin ve onları kuşatan bir şekilde ilme verdikleri önemle mütemayizdirler.

Yorumlar
Yorum Gönder