Önceki mektupta erkeklere hitaben evliliği bekleyen tehlikeler, evlilikte gözetilmesi gereken kıstaslar ve kimle evlenilmemesi gerektiği hakkında kitaplarda okuduklarımdan, ehil ve tecrübe sahibi kişilerden dinlediklerimden ve şahsi gözlemlerimden yola çıkarak bazı düşüncelerimi aktarmıştım. Bu mektupta ise hanımların evliliğe giden yolda nelere dikkat etmesi gerektiğine dair, pek çoğu şahsen düşünüp keşfetmediğim, yüzyıllarca belki binlerce yıllık tecrübelerden sağılmış görüş ve tavsiyeleri aktaracağım. Bunların yanı sıra içinde yaşadığımız modern sisteme ve onun dayattığı büyük çaplı mekanizmalardan insan zihninin kılcallarına işleyen fikirlere ve onların davranışlardaki tezahürlerine, bütün bunlarınsa evlilik bahsinde erkeklerdeki muhtemel yansımalarına değineceğim.
Öncelikle, ilk mektupta ele aldığım, evliliği bekleyen genel tehlike ve tehditler iki cins için de geçerlidir. Bununla birlikte modern yapının erkekten daha çok kadın üzerinde etkili olduğu bir gerçektir. Örneğin erkeklerin evlilikteki görev ve sorumluluklarına dair anlayışı üzerinde ciddi bir etkisi olmamıştır. Erkeklerin dünyanın birçok yerinde uzun zamanlardan bu yana görevi sayılan koruyuculuk ve sağlayıcılık (protection and provision) modern ideolojiler ve yapılar tarafından ciddi bir saldırıya maruz bırakılmamıştır. Öyle anlaşılıyor ki son yıllarda yaygınca “toplumsal cinsiyet rolü” olarak nitelenen roller erkek söz konusu olduğunda pek irdelenmeye değer bulunmamıştır. Nedeni ise pek muğlak değil; kapitalistleşme sürecinde parçalanıp çözülmesi gereken, kadınların “cinsiyet rolleri” idi. Çünkü nüfusun yarısını teşkil eden kadınların istihdam ve tüketim alanlarına sürülmek yerine kapitalizme meydan okuyan ev içi üretime odaklanması, böylece hem kendisini hem de çocuğu ve kocayı tüketim kültüründen alıkoyması sistem için büyük zarar demekti.
Bu meselenin bir yanının kültür emperyalizmi ve Siyonist bozgunculuk olduğunu yeri gelmişken vurgulamak gerekir. Nitekim kadının yozlaştırılması bir toplumu parçalamanın stratejik yoludur. Çünkü kadın yozlaştırıldığında erkeği ve çocuğu peşinden kolayca sürükleyebilir. Peygamber efendimizin “Benden sonra erkeklere kadından daha zararlı bir fitne bırakmadım” hadisi, erkeğin kadına olan meyil ve zaafının derecesini ortaya koyar. Pek tabi bu gerçek tarih boyunca olduğu gibi bugün de, ancak bugün her zaman olduğundan daha yoğun ve sistemli şekilde kullanılmaktadır. Tam da bu noktada hanımların evlilik sürecinde dikkat etmesi gereken bir husus açığa çıkar. O da genel olarak kapitalizm, özelde ise belli başlı örgütlü kötülük mihrakları tarafından yürütülen bu operasyona karşı erkeğin her ortamda kadınlarla arasına mesafe koymuş olup olmadığıdır. Kadınlarla arkadaşlık kuran, eğitim veya iş gerekçesiyle çevredeki kadınlarla “hoş sohbeti” normalleştiren erkek, dini ve namusu konusunda ne kadar iddialı ve kendinden emin olursa olsun, farkında olmadan ilerde düşebileceği bir tuzağı kendi elleriyle kurmuş demektir. Sosyal medyada kadınlarla takipleşmek de aynı tuzağı kişinin kendi kendisine kurması demektir. Nitekim hem gerçek hayatta hem sosyal medyada bu tuzağa düşenler olduğunu biliyoruz.
Bu meseleyi aşağıda ayrıntılandıracağımız, erkeğin iki temel görevi olan koruma ve sağlamanın alt başlıklarından biri olarak ele alacağımız Namus bahsine hamledebiliriz.
Namus
Evlilik sürecinde bir erkekte aranması gereken ilk özellik namustur. Antik Yunanca kökenli bir kelime olan namus, en öz biçimiyle “yasa” anlamına gelir. Günümüzde, Anadolu’da bilinen haliyle daha ziyade “töre” manası ön plana çıkarılıp hatalı ve indirgemeci bir biçimde kadının iffetini koruması olarak algılanmıştır. Bu algının yayılmasında elbette medyanın ciddi bir etkisi olmuştur. Bu dar algılanma biçiminin ötesinde namus, bir kavmin/etnosun toplumsal yaşamda (iş ve ilişkiler) takip ettiği kurallılık, düzenliliktir. Bu manasıyla temelde ahlaki ilke ve değerlerle ilgilidir. Namusluluğun günlük hayata birçok yansıması olur; dürüstlük, helal kazanma çabası, iffetini koruma, hakkaniyetli olma, başkalarının haklarını gözetme gibi. Namuslu bir erkek bu hususlarda hem dikkatli hem de hudut sahibidir. Modern jargonda “prensipli olmak”, “çizgisi ve sınırları olmak” geleneksel anlamda namuslu olmaya dahildir. Ancak ve ancak namuslu bir erkek, bir koca ve bir baba olarak dışarıya karşı evin maddi ve manevi kalkanı olabilir, hanımına ve çocuklarına nasihatçi ve gerektiğine mürebbi olabilir. Ne yazık ki günümüzde erkekten mürebbi olma bilinci ve sorumluluğu alınmak, yasalarla ve devamlı yapılan yıpratıcı propagandalar yoluyla tamamen ortadan kaldırılmak istenmektedir. Çizgisi ve sınırları olmayan, bunları evinde tatbik edemeyen bir erkek yalnızca kapitalist sistem tarafından madden ve manen sömürülmeye açık olan, korumasız kalan aile fertlerinin finansal kölesi durumuna düşebilir. Baba yasanın uygulayıcısıdır. Kural koyucudur, otoritedir. Şu halde onun bu konumuna ancak Şeriat’a vukufiyet ve onun aileye uygun şekilde tatbiki hususunda olduğu gibi sistemin namus düşmanlığına karşı da yüksek bir namus bilinci eşlik etmelidir.
Hamiyet
Sözlük anlamı “bir şeyin ateşte kızması” olan hamiyet; sahip olduğu değer ve bağları koruma insiyakı ve tavrıdır. Erkek kadın ilişkisinde sıkça bahse konu olan kıskançlık da hamiyetin bir parçasıdır, ancak ondan ibaret değildir. Hamiyet erkekte kısmen içtepisel, büyük ölçüde kesbi yani kazanılan bir niteliktir. Zira erkeklik ne sadece biyolojiyle ne de bazı ideolojik yaklaşımların öne sürdüğü gibi büsbütün sosyal rollerle ilgilidir. Deyim yerindeyse o ‘biyososyolojik’ bir olgudur, dolayısıyla birbirini tamamlayan biyolojik ve sosyolojik unsurları aynı zamanda birbirini etkiler. Bu etkileşim güçlendirici ve zayıflatıcı bir yönde olabilir. İçtepisel, biyolojik olan boyutu biyoloji temelli erkeklik tabiatına dayanır; bu tabiat endokrinolojik unsurları, bunlarla sıkı biçimde ilişkili olan nörolojik ve biyopsikolojik süreçleri içerir. Bu boyutta güçlü olan erkeğin hamiyet duygusu daha kuvvetli olur. Sosyolojik boyut ise tarih boyunca bu tabiat temelinde biçimlenmiş sosyal rol ve işlevlerden müteşekkildir. Bu form, sosyal bilim literatüründe sıkça kullanılan meşhur patriarka yani ataerkillik olarak da bilinir; erkeğin ailesine önderlik ettiği, yönlendirdiği, onu sahiplenerek maddi ve manevi anlamda koruduğu (himaye ile hamiyet aynı köktendir) ve bunlarla vazifeli olduğu evrensel ve kadim bir formdur. İslam'ın nasslarında geçen “çobanlık” ve “kavvamlık” tabirleri bu bağlama delalet eder. Hamiyetin icapları genel çerçevede açıksa da zamana ve mekana göre belli yönleri öne çıkar. Örneğin eşkıyalığın ve savaşların yaygın olduğu bir zaman ve mekanda hamiyetin maddi veçhesi önem kazanır. Buna karşın maddi tehlikelerden ziyade manevi olanların, türlü fitne ve fesadın kadını ve çocuğu hedef aldığı günümüz şartlarında hamiyetin manevi veçhesi önem kazanır. Dolayısıyla bu dönemde evlenilecek erkekte aranması gereken başat nitelik, hamiyetin manevi veçhesinde bilinç ve tavır sahibi olmasıdır. Esasen yüksek bir erdem olan hamiyet ne yazık ki günümüzde pek çok yönden uğradığı saldırılarla yıpratılıp zayıflatılmış, birçok erkek tarafından büyük ölçüde terk edilmiştir. Öyle ki kendini İslam’a nispet eden, dindarlığıyla bilinen erkekler arasında dahi hamiyet zayıflığı göze çarpar. Daha çarpıcı olanı ise bu kimselerin adına “zamanın şartları” dedikleri birtakım zorlukları gerekçe göstererek hamiyet zayıflığını normalleştirmeleri hatta aklın icabı saymalarıdır. Bu kimselerin kavrayamadıkları en önemli şey, hamiyetin bir lüks değil ailenin bekası ve sıhhati, nesillerin selameti için bir şart olduğudur. Yazıyı gereğinden fazla uzatmamak için fazla derinleştirmeden şunun altını çizelim: İnsan etnik bir canlıdır. Aile de sosyal olmaktan öte etnik bir yapıdır. Etnik bir yapının varlığı ve devamlılığı, namus ve hamiyetin varlığına ve kuvvetine bağlıdır. Fıtrat kavramının bu bağlamdaki delaleti de etnik varoluşadır.
Erkeğin merhametinin açığa çıktığı en önemli yönü onun hamiyetidir ve hem hamiyet hem merhamet akılla artabilen bir şeydir. (Zekayla değil). Bir kimsede akıl arttıkça onda fayda-zarar, iyi-kötü, güzel-çirkin duyuşu derinleşir ve katmanlaşır. Yüksek hamiyet sahibi erkek, çocuklarının ve hanımının talep ve beklentilerini günlük sevinç ve tatmin odaklı hareket etmez, bu talep ve beklentilerin hem dünya hayatındaki orta ve uzun vadeli sonuçlarını hem de ahiretteki hesabını birlikte değerlendirir; ehlini bu dünyadaki zarardan ve ahiretin zorluklarından korumak ister. Basit bir örnek verecek olursak; çocuklarını paketli gıdalardan, sosyal medyadan, modern eğitimin zararlı boyutlarından, kötü arkadaşlıklardan koruma arzusu ve bu konudaki hassasiyeti bir babanın merhamet kaynaklı hamiyet duygusunun bir tezahürüdür. Buna karşın çocuk, babanın koruyucu tavrı karşısında kısa süreli kısıtlanma ve tatminsizlik hissi yaşayabilir hatta babasına öfke duyabilir. Bu onun aklının henüz yetkin olmayıp babasının gördüğü tehlikeleri görememesinden, babasının gözettiği maslahat-mefsedet dengesini gözetememesinden kaynaklanır. Benzer bir fark karı ile koca arasında da söz konusu olabilir. İslam’ın evin erkeğine tabiiyet emretmesinin bir hikmeti de buradadır; kocanın gözettiği orta ve uzun vadeli dengeleri çocuk ve anne daima gözetemeyebilir. Bu noktada nihai kararın erkeğe bırakılması evdeki huzur ve sıhhat açısından kuvvetle tavsiye edilmiştir. Aksi takdirde baş gösterecek kronik çekişmeler, karşılıklı “ben bilirimcilik” ve baskınlık çabaları çift taraflı yıpranmaya, uzun vadede aile için daha olumsuz sonuçlara meydan verebilir. Öte yandan, erkek aklının her zaman mutlak doğruya isabet etme gibi bir yetiyle donatılmadığı da açıktır. Dolayısıyla koca ve baba olarak içtihatlarında hatalar yapabilir. Bu durum onun otoritesine zeval getirmez. Sadece evliliğe giden süreçte yapacakları tercihler sırasında hanımların dikkat etmesi gereken bir hususun önemine işaret eder: merhamet ve akıl kaynaklı bir yüksek hamiyet duyuşunun varlığı, erkekte gözetilmesi gereken bir niteliktir. Yüksek hamiyet duyuşu yalnızca birtakım tehlikeli unsurlardan el çektirme, beri tutma, onlara karşı ehline kalkan olma gayretinde somutlaşmaz; aynı zamanda aileye alternatif iyilik, güzellik ve maslahat alanı açma yönündeki tasavvurlarının genişliği ve imkanları nispetinde bu tasavvurları gerçekleştirme doğrultusundaki azmiyle de kendini gösterir. Bu noktada derhal bir hususa değinmek ihtiyacı hissediyorum: alternatif sağlama bahsinde muhafazakâr ve Müslüman çevrelerde ne yazık ki akla sıklıkla ilk gelen zenginleşmektir. Bu düşünce tarzına yol açan iki temel sorun var:
-dünyaya yönelik hırslar ve onları dini kılıflarla örtme insiyakı
-kültürel zenginliğin ve yüksek alışkanlıkların ancak ciddi bir maddi kuvvetle elde edilebileceği yönündeki sığ düşünce
İlk madde kişilerin şahsen ilgilenip çözmesi gereken bir nefis hastalığıdır. İkincisi ise İslam’ın inşa ettiği yüksek aklın, düşünce ufkunun ve onlardan neşet eden tecrübenin yoksunluğuyla/fetretiyle ilgilidir. Düşük aklın ve sığ ufkun en mümeyyiz vasıfları taklitçilik, heveskârlık/hevâya tabiiyet ve taşkınlığa olan meylidir. (Buradaki taşkınlık, Kur’an-ı Kerim’in çeşitli yerlerinde geçen “tuğyan” ve “fesad” kavramlarıyla ilişkilidir). Birbirini besleyen taklitçilik ve heveskârlık, muhafazakârlar arasında asilleşmenin/seçkinleşmenin/sınıf atlamanın zengin olmaya, meta üzerindeki tasavvur kabiliyetinin artmasına bağlı olduğu yaygın kanaatini doğurdu. Besbelli ki bu anlayışın sahipleri, dünyanın en seçkin topluluğunun kimler olduğu konusundaki Müslüman tasavvurundan epey ayrılmış, Allah’ın rasulünün tarihteki en seçkin insan olduğu hakikatine katılsa da bu önerme zihinlerin gerisinde günün gerçeklerine ilişemeyen romantik bir vaaz cümlesi olarak konumlandırmışlar. Halbuki seçkinliği nerede aradığı, bir insanı tanımada en özlü ipuçlarını bize verebilir. Çünkü bir kimse seçkinliği nerede arıyorsa rabıtası, gayesi, çabası, tercihleri, erdemlilik ve ahlakîlik duyuşu o yönde şekillenecektir. Nitekim seçmek tek taraflı bir eylem olmayıp seçilmek ve seçkinleşmekle fiilleriyle ilişki içerisindedir. Bu ilişki de anlam-değer zeminine oturur. Yani “anlamlı ve değerli olan nedir?” sorusuna verdiğimiz en samimi cevaplar bizim seçimlerimize yön verir, seçkinlik duyuşumuzu biçimlendirir. Öyleyse İslam’ın inşa ettiği yüksek aklın kültürel zenginlik ve seçkinlik anlayışı, İslam’ın anlam-değer zemininden ayrışamaz. Yine bu çerçevede onun iyi, güzel, faydalı nitelemelerine konu olan şeyler, bu şeylerle kurduğu ilişki, o ilişkinin niteliği ve amacı da aynı zeminle irtibatlı olmalıdır. Oldukça günlük bir örnek üzerinden gidecek olursak, kafe kültüründen türeyen kahve literatürü bilgisi ile tabiatla kurulan ilişkinin düzeyini gösteren bitki literatürü bilgisinden hangisinin tercihe şayan bulunduğu tam olarak bu meseleye tekabül eder. Hem koku sanatının hem de ecza ilminin merkezinde olan bitki kültürü esasen Müslümanlardan sorulması gereken yüksek bir kültürdür; iyi-güzel-faydalı denkleminde olduğu gibi “ilmü’n-nâfi” parametresinde de yüksek değerdedir. Ayrıca yüksek merakın ve zevkin konusudur. Meyve-sebze yetiştirmeyi hatta hayvan bakmayı da bu bağlamdan çok uzak tutmamak gerekir. Güzel kokulu ve lezzetli bir meyve yetiştirmek, onu ehlinize ve diğer insanlara ikram etmek; çocuklarınızın toprakla, başka canlılarla ilişki kurması maddi ve manevi birçok faydayı ve güzelliği beraberinde getirir. Sebzenin bin bir çeşidinden, beyaz ve kırmızı etin en iyisinden lezzetli yemekler yapmak dizi-film sektörü ya da sosyal medya yoluyla ithal edilen, “showing off” amaçlı bir “cuisine” olmamalıydı. Bütün bunların ve genel itibariyle yüksek kültürün ve iyi yaşamın doğrudan zenginlikle bir ilişkisi yoktur.
Konumuzun merkezine dönecek olursak; yüksek hamiyet sahibi bir erkeğin fesad sistemine alternatif bir yaşantı tasavvuru, bu yaşantıyı mümkün kılacak bir yaşam alanı oluşturma gayreti ve arayışı içerisinde olması beklenir. Ancak ne yazık ki bugün birçok Müslüman genç erkek evliliği “günaha girmemek” için bir çözüme indirgemiş durumda. Kuşkusuz bu kaygı pek değerlidir ve evliliğin merkezinde yer alan bir konuya matuftur. Ancak son zamanlarda bu düşünce biçimi diğer sorumluluklardan kaçış alanı olarak yaygınlaşmaya başladı. Namus ve hamiyetin gerektirdiği çabanın, talep ettiği mesainin zorluklarına göğüs germekten kaçmanın adeta parolası: “şu zamanda günaha girmemek için bazı şeyleri görmezden gelmek gerek.”
Ailesini modern yapının saldırılarına karşı gereği gibi korumaya çabalamak, ilk adımda bu saldırılara dayanıklı bir aile kurmak, aileyi yalnızca şahsi ihtiyaçların giderilmesi için bir araç değil ehlinin kurtuluş vesilesi olarak da görebilmek hamiyet sahibi olmanın bir gereği ve sorumluluk bilincinin bir parçasıdır. Ne yazık ki birçok muhafazakâr erkek bu bilinçten yoksun ya da bu sorumluluğun getireceği zorlukların farkındalığıyla kasıtlı bir yadsıma tavrı içerisinde. Neoliberal bireycileşmenin, bencilleşmenin erkekteki en belirgin tezahürlerinden birisi bu olsa gerek. “Çağın ruhu böyle”, “ne yapacaksın ahir zaman işte” gibi makulleştirme stratejilerini, hanımını ve çocuklarını sanal alemde ve gerçek dünyada kendilerini kuşatan fesad alanlarına terk etmenin hatta bizzat onların elinden tutup bu alanlara götürmenin bahanesi olarak kullanmak, bencilliği ve sorumluluktan kaçmayı haklılaştırmak anlamına geldiği için bu erkek tipinde sorunun daha ciddi bir düzeyde olduğunun bir işareti olarak alınabilir. Bu gibi kimselerin farkında olmadıkları bir gerçek var: kısa vadeli zevkler için göz yumdukları, hevâlarını tatmine odaklanarak yadsıdıkları tehlikeler uzun vadede aile huzuruna ciddi darbeler indirecektir. Hâsılı, “kimle evlenmemeli?” sorusuna binaen işaret edilebilecek bir erkek tipi de budur.
Sorumluluk
Evlilik sürecinde erkekte aranacak olmazsa olmaz bir diğer özellik sorumluluktur. Sorumluluk, namus ve hamiyetin icaplarını yerine getirmenin yanı sıra ailesini geçindirecek maddi imkanları temin etme yeterlilik ve kabiliyetidir. Kısaca üzerine düşen temel görevleri yerine getirebilme niteliğidir. Bu noktada geçim ile refahı birbirinden ayırmak önemli. Zira günümüzde refaha tekabül eden bazı konular geçim meselesi olarak alınabiliyor. Geçim; beslenme, barınma ve haysiyeti koruma başlıklarında asgari şartları sağlamaktır. Refah ise algısal ve öznel bir kavramdır; mahiyeti alışkanlıklara, arzulara, beklentilere göre değişir. Talip erkek geçim şartlarını sağlamak zorundadır ancak refah temin etmekle yükümlü değildir. Refah beklentisi varsa talibe açıkça iletilmeli, evlenilecek kişi tercihi buna göre yapılmalı, böylece karşılanmayan örtük beklentilerin evliliğe verebileceği ciddi zararın daha başta önüne geçilmelidir.
Haysiyeti koruma meselesini biraz daha somutlaştıracak olursak, örneğin erkek hanımına mahremiyetinin zedelenmeyeceği korunaklı bir yaşantı sunabilmeli, çocuklarına da ilerde yaşamlarını sefalete düşmeden idame ettirebilecekleri kabiliyetleri sağlayan eğitimleri verebilmeli/verdirebilmelidir. Eğitim bahsinde bir ayrıntıyı vurgulama gerek; eğitimle doğrudan ‘modern zorunlu eğitim’i kastetmiyoruz. Hatta modern zorunlu eğitimin birçok açıdan zararlı ve haysiyet zedeleyici olduğunu düşünüyoruz. Eğitimin çerçevesi bugün daraltılmış eğitim ufkuna kıyasla çok daha geniş, içeriği çok daha zengindir.
Peki, bir erkeğin sorumluluk sahibi olduğu evlilik öncesinde nasıl anlaşılır? Bir insanın sorumluluk sahibi olup olmadığı iki temel kıstasla ölçülebilir:
a) Gayret (irade ve amaç)
Bir erkeğin evlilikte üzerine düşenleri yerine getireceğinin ilk işareti gayretli olmasıdır. Gayret sahibi erkek belli başlı maddi ve manevi hedefler koyar, bu hedeflere ulaşma yönünde irade gösterir.
b) Disiplin (süreklilik ve düzenlilik)
Hedefin varlığı ve irade gösterilmesi bir başına yeterli değildir. Hedefin ve hedef yolunda gösterilen iradenin sürekli olması gerekir. Örneğin birkaç ay bir işle uğraşıp sonra bırakmak, bir hedef koyup kısa sürede ve kayda değer gerekçeler olmaksızın ondan vazgeçip başka hedefe yönelmek, maymun iştahlılık, başladığı işleri yarım bırakmak, heves ve hayal düzeyinde tasavvurlarla avunmak gibi tutumlar gayretin zayıf ve süreksiz oluşuna delalet eder. Dışa yansıyan bu tutum ve davranışların kişinin iç dünyasında yadsınamayacak düzensizliklere, dağınıklıklara ve bozukluklara tekabül ettiği kuşku götürmez. Şu halde kendisinde bu tür tutumlar müşahede edilen erkeklerin evliliğe ehil olup olmadığı sorgulanmalıdır.
Bu bahse bir şerh düşmemiz gerek: gayretli ve disiplinli olmak mutlaka “kariyer basamaklarını tırmanmaya” karşılık gelmez. Bu hasletler yatay bir seyirde, yaptığı işte ya da meşgalesinde ustalaşmak ve derinleşmek biçiminde de gözlemlenebilir. Burada önemli olan istikrar ve istikamettir.
Başka bir sorunsal da erkeklerin 22 ile 25 yaşa kadar eğitim gördüğü günümüz şartlarında yalnızca okul okuyup mezun olmuş ve hasbelkader bir işe girmiş olmanın sorumluluk sahibi olmaya denk düşüp düşmediğidir. Yani 4-5 yıl boyunca yalnızca vize ve finallere girmiş olmak bu konuda bize sağlam bir karine temin eder mi? Gözlemlerime dayanarak hayır, mutlak anlamda etmez, demeliyim. Nitekim benzer bir önermeyi, erkeklere evlilik tavsiyeleri içeren yazımızda kadınlar hakkında da kurmuştuk:
“Sorumluluk bilincinin belli bir yaştan, örneğin 25 yaşından sonra kazanılması çok zordur. Bu tür bir bilinç yaşam tarzıyla bütünleşiktir, alışkanlıklarla örülüdür. Bu sorumlulukların sınandığı tecrübelerin yokluğu, büyük olasılıkla bilincin de yokluğuna işaret eder.”
Dolayısıyla bir kadının diploma alması onun evliliğin gerektirdiği bilince sahip olduğu ve evlilikteki sorumluluklarını yerine getirebileceği anlamına gelmediği gibi bir erkeğin de üniversiteden mezun olması bu konuda bizi ikna etmeye yetmez. Şu halde namus, hamiyet ve sorumluluk maddelerinin yaşamına, yıllarına, günlük iş ve ilişkilerine sinmiş ve belli ölçüde gözlemlenebilir olması beklenir. Her meselede olduğu gibi bunda da istisnalar söz konusu olabilir. Örneğin 25 yaşına kadar serserilik edip o yaşta birden istikamet ehli olmuş insanlar muhakkak vardır. Ancak istisnalar üzerinden umuma tavsiye verilmez.
Kimle evlenilmez?
Yazı boyunca bu soruya bazı cevaplar vermiş olsak da aşağıda maddeler halinde bir liste vereceğiz. Bu listenin kimi maddeleri, erkeklere tavsiye yazısında kadınlar için zikredilen maddelerdir.
1- Anne-babasıyla ilişkisi zayıf veya kopuk olanla,
2- Anne babasıyla sorun yaşayan veya onları küçük, yetersiz gören, onlara saygı duymayan, onlarla çekişenle;
3- Sosyal medyada çok vakit geçirenle, orayı bir davranışsal öğrenme ve sosyalleşme alanı olarak benimseyenle,
4- Dizi-film izleme alışkanlığı olanla,
5- Instagram kullananla,
6- Namus ve hamiyeti zayıf olanla,
7- İstikrarsız ve istikametsiz olanla,
8- Tavırlarında serserilik ve yaşamında dağınıklık müşahede edilenle,
9- Nemelazımcı ve fark etmezci olanla,
10- Namahrem kadınlarla arasına mesafe koymayanla,
11- Bağımlılıkları olanla (oyun, futbol, sigara vs.),
12- Arkadaşlarıyla kahvehanelerde, çayhanelerde sürekli ve saatlerce oturma alışkanlığı olanla. Bu alışkanlık tembellik ve hayata karşı laubalilik emaresidir.
13- Cemaatsiz olanla. Burada cemaat, asgari 3 kişiden oluşan, İslam merkezinde ve birbirine hayır getirme niyetiyle bir araya gelen topluluktur. Cemaatle günümüzde cemaat olarak bilinen yapıları kastetmiyoruz. Cemaat olmak, en yalın haliyle Müslümanlarım bir aradalığını ve kaynaşmış olmasını ifade eder. Cemaatli olmak; cemaatle yaşama ve cemaatle iş yapma kültürüne sahip olmak birçok hasleti besler. Fedakârlık, diğergamlık, özveri, mülayemet, geçimlilik, sabır, cömertlik, paylaşımcılık gibi. Cemaatsizlik ise bencillik, kibir, cimrilik, taşkınlık, geçimsizlik, benmerkezcilik gibi özelliklerin, hatta çeşitli kişilik sorunlarının ya habercisi ya da besleyicisidir. Bu özelliklerden birine veya birkaçına belirgin şekilde sahip kişiler Müslüman topluluklar içinde uzun süre barınamazlar.
Her türlü münasebette olduğu gibi evlilik bahsinde de asıl olan söz değil eylemdir. Adayların gerekli şartları karşılayıp karşılamadığı hususunda sözlere değil eylemlere bakılır. Birçok kişiden sözlü olarak “yaparım”, “yapmak istiyorum”, “yapmayı planlıyorum” ifadeleriyle biten cümleler duyarsınız. Yine pek çoğunu sözlerinden kolayca caymış olarak bulursunuz. O nedenle sözlere değil eylemlere bakılmalı; yalnızca şimdiye değil, belli açılardan geçmişe de göz gezdirilmeli. Çünkü gayret, disiplin, hamiyet, namus; bunların varlığı geçmişte kendini gösterir, göstermelidir. Yıllarını tembellikle geçiren kişinin bir günde gayrete geldiği, uzun süre dağınık bir yaşam sürenin evlenir evlenmez disipline girdiği, hudutlar ve ilkeler noktasında daha evvel kendisinde kayda değer bir tezahür görülmeyenin birden namus ve hamiyet erbabı olduğu pek görülmemiştir.
Yorumlar
Yorum Gönder